28 ŞUBAT’IN SOĞUK TERİ

Şubat ayının 28’i gelince biz, o dönemi en ağır şekilde yaşayanların yüreğine bir hüzün çöker; kalp sızısı eşlik eder bu hüzne, yıllar geçse de hatıra geçidinden o açılmasına müsaade edilmeyen genç hayaller bu defa yaşlı ve buruk bir halde arzı endam eder, kelimeler kifayetini kaybeder bir kez daha ve yalnız karşıki karlı dağları cezbeye getiren bir “Ahhh” nidası yankılanır irticalen…
Bizler o menhus o uğrusuz günü hatırlamak istemesek de namzet olduğumuz dava kalemi eline almak vazifense “Yaz” der “muhakkak yaz, unutulmasın o acı günler. Unutulmasın ki nesiller yeniden yaşamasın o zulmü”. “Eyvallah” deyip alıyorum elime kalemi.
Bugün (27 Şubat) o devrin bütün yükünün omuzlarına yükletildiği devrin Başbakanı Necmettin Erbakan’ın 15. vefat yıldönümü.
Öylesine ağır bir yüktü, öylesine büyük bir kurtlar sofrasına oturtulmuştu ki bu büyük adam, onları anlatmak için kitap yazılsa seza; lakin ben sizlere en yakıcısını zehirli Masonik eli, Siyonizm’in acımasız pençesinden bir ışık sunacağım. Temennim bir kıvılcım olup küllenen zihinleri tutuşturması.
Siyonist el planlarını adım adım devreye koyuyor ve hedefine ulaştıktan sonra mazlum Padişah Vahidüddin gibi “Hain” yaftasını Erbakan’a yükleyip ve “28 Şubat’ı o imzalamasaydı yaşamayacaktınız. Yanlış icraatları yüzünden bunları yaşadınız” dedirtecekti. Oysa en yakınındaki adam Baş Danışmanı Şeref Malkoç ve dönemin şahitleri, 28 Şubat’ta devleti ve milleti eksenden çıkarmak isteyen Milli Güvenlik Kararları’na katiyen imza atmadığını sırf bu sebeple alnından soğuk terler akıttığını söyleyecekti.
Tarihi oldukça iyi okumuştu Rahmetli Erbakan.
Sultan Abdülaziz; İngiltere, Fransa ve Rusya’nın rüzgârıyla savrulamaya başlayan Osmanlı gemisini kurtarıp dümenine geçmeden evvel Avrupa basınında “Sanatkâr Padişah, Aydınlanmış Sultan” vasıflarıyla anılırken kontrolü ele aldığında “Despot Padişah” ilan edilip İngiltere’nin finanse ettiği darbeyle tahttan indirilmiş ve yerine Mason yeğeni V. Murad getirilmişti.
Öldürülmeden saatler önce de -daha sonra Menderes’e yapacakları gibi- aşağılayıcı vaziyette fotoğrafları çektirilmişti.
28 Şubat’taki Masonik eline dikkat çeken isimlerden biri Aytunç Altındal. Pelin Çift’e konuk olduğu bir programda çok mühim açıklamalarda bulundu. Dedi ki: Ben dönemin Başbakan’ı Erbakan’la görüşme yaptım. Bu görüşmemi de “Erbakan’la 3 gün” adlı bir makalede yayınladım. Görüşmemiz esnasında bana Hürriyet gazetesinden bir manşet gösterdi; “En yakışıklı ve şık giyinen parti başkanı” yazıyordu. Manşete baktı ve “Bu iş belli oldu” dedi. “Bu Mason takımı beni en şık giyinen parti lideri olarak manşetten veriyorsa bunlar bizi iktidara getirecekler ve iktidarda bizi boğacaklar!”
İşte Necmettin Erbakan Altındal’ın dikkat çektiği gibi Mason tehlikesinin oldukça farkında ve müteyakkızdı.
Aynı zamanda Erbakan, İsrail’i “Ebedi düşman ve Arap ve İslam Dünyasının kalbinde bir kanser” olarak görüyor ve İsrail’le ilişkileri durdurmaya söz veriyordu.
Darbenin baş aktörlerinden dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir Amerika’da çıkan Middle East Quarterly dergisinde kaleme aldığı “İstikrar için formül: Türkiye +İsrail” başlıklı makalede: “28 Şubat’ın sadece irticayla mücadele için değil İsrail ile ilişkilerin sürmesi için de yapıldığını” yazdı.
Bir belge daha var ki (belki de hepsinden mühimi); 28 Şubat darbesinden iki hafta önce Fransa Yüce Mason Locası, Türkiye Büyük Mason Locası Üstadı Necip Arıduru’ya Erbakan ve Refah Partisi’nin indirilmesi için bir mektup gönderir. Neden ve nasıl indirilmesi gerektiğinin talimatı da vardır bu mektupta.
Dönemi tebarüz etmesi açısından şu detayı da not düşmeden geçmeyelim; Siyonizm’e savaş açan Cevat Rifat Atilhan’ın oğlu Atilla Atilhan, o dönemde Atilhan’ın eserlerini basmakta olan yayınevleri (biri de Sinan Yayınevi’dir) omuzu kalabalık askerlerce tehdit edilerek, kitaplarının basılmasına, dolayısıyla yeni nesiller tarafından okunmasına mani olunmak istenmiştir.
Tıpkı Sultan Abdülaziz devrinde olduğu gibi Türkiye’nin raydan çıkmaya başladığı dönemde bir iktidar gelmiş, kurduğu havuz sistemiyle memurlarının maaşını dört katına çıkarmış, D8 ile gelişmekte olan 8 İslam ülkesiyle ticari işbirliği yaparak kalkınmayı hedeflemiş böylece yeniden şahlanışıyla dikkat çekmeye başlayınca çeşitli enstrumanlarla özellikle medya manipülasyonu ile darbeye adım adım götürülmüştü.
Bir anekdotunu paylaşmadan geçmeyelim rahmetli Erbakan. Tarih 28 Haziran 1996. Erbakan henüz yeni Başbakan olmuştur. Amerikan Büyükelçisi taze Başbakan Erbakan’ı ziyarete gelir. “Bana şunu söyledi: ‘Biz biliyoruz ki sizin davanız İslam’dır. Başbakan oldunuz. Tabii bu bizim hoşumuza gitmedi; ama beraber çalışmaya mecburuz. Sizinle beraber çalışabiliriz. 6 tane şartımız var:
- İran’la ticaretinizi 50 milyon dolardan fazla yapmayacaksınız.
- İran’a gitmeyeceksiniz!
- Bizim buradaki Amerikan üstlerine dokunmayacaksınız!
- Diğer Müslüman ülkelerle ticaretinizi arttırmayacaksınız!
- Bizim buradaki çekiç güç, askerî işgal kuvvetlerini dışarı çıkarmayacaksınız!
- Irak boru hattını açmayacaksınız!
Tarihte meşhur biz sadrazamımız vardır; Âli Paşa. Onun bir sözü vardır; ‘Ben mühim bir iş yapmak istersem önce Rus elçisiyle konuşurum. Ne derse tersini yaparım. Bendeniz de Amerikan elçisinin bütün dediklerinin tersini yaptım; İlk yurtdışı ziyaretimi İran’a yaptım. O ziyarette doğalgaz boru hattı ile ilgili yapılan anlaşmayla sadece tek kalemde iki ülke ticaretini yıllık 2 buçuk milyar dolara çıkarttık. Çekiç gücü Türkiye’den gönderdik, Irak petrol boru hattını açtık ve diğer Müslüman ülkelerle de ticaret hacmini kat kat arttırdık.”
İşte böyle kılıç sallıyordu dış düşmanlarına Erbakan; fakat onların içerideki uzantıları en büyük silahları medyayı kullanıyor ve namlularını “Terörden daha tehlikeli” dedikleri irticaya yani okumak isteyen, 15- 16 yaşındaki masum başörtülü kızlara doğrultuyorlardı!
Bir zamanların Milliyet Gazetesi yöneticisi Ali Naci Karacan’ın; “Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde güç ne hükümette ne ordudadır. Güç, yalnızca basındadır. Çünkü insanlar gazetede okuduklarına inanırlar” sözleri ile Hürriyet gazetesi eski sahibi ve yazarı; “Ordudan da güçlü. Askeri darbe yapmaya basın teşvik eder!” sözü ve Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’nın “Basın ne beşinci kuvvettir ne dördüncü; basın birinci kuvvettir” sürmanşeti o dönemi hülâsa eden cümlelerdendir.
27 Mayıs cuntacılarından Orhan Erkanlı yıllar sonra “Biz, 27 Mayıs Darbesi’ni Ulus gazetesi ve Akis Dergisi okuyarak yaptık” itirafında bulunmuştur. İsmet İnönü’nün damadı Metin Toker’in Akis dergisinden bir kapak resmini hatırlayalım; Yassıada’da Demokrat Parti üyeleri yargılanırken henüz hüküm verilmemişken, kamera ayağını idam sehpasını andıracak şekilde yerleştirip arkasında Menderes’i görüntüleyerek adeta hâkim yerine hüküm veriyordu.
28 Şubat’ta da medya yoğun bir şekilde darbeyi destekler çalışmalar yürüttü; “Karargâh rahatsız”, “Gerekirse silah bile kullanırız.
Gazetelerde başörtüsü yerine “türban” kelimesi kullanılıyor ve siyasi bir simge olarak sunuluyordu.
Sahte tarikat haberleri ile sürekli halkın zihninde korku operasyonu yapılıyordu.
28 Şubat 1997’de Başbakan Erbakan, 10 saat süren MGK toplantısından çıktıktan sonra halkı sükûnete davet ediyordu. Halkının oylarıyla birinci seçilmiş partisi kapatılırken de aynı akl-ı selimi sergileyecekti.
4 sene sonra Ecevit hükümetini ve 19 Şubat 2001 MGK toplantısı sonrası kendisine Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Anayasa kitapçığını fırlattığını ve hakaret ettiğini anlatan o utanç verici sözleri duyacaktık. Türkiye bu kadar kısa sürede neyi kaybetmişti?
O dönemde Ziya Gökalp’in bir şiirini okuduğu için tutuklanan ve “Muhtar bile olamaz!” denilen Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın unutulmaz “One Munite” çıkışı bu Masonik ele, Siyonizme söylenmiş en yaman ve en son sözdür.
15 Temmuz gecesine Kısıklı’daki o gencin; “Abdülhamid’ideviriyorlar!” nidası ve o şanlı direniş milletin artık silinmez bir hafızası olduğunu gösteriyor; bu hafızada Sultan Abdülaziz, Sultan II. Abdülhamid, Sultan Vahidüddin, Menderes ve Erbakanlar mahfuz.
O, kendi tabiriyle “Siyonizm hapishanesinde isyan çıkarmış birkaç Müslüman’dan biriydi ve ümitliydi; “Bu milletin külüne üflesen altından iman çıkar” diyordu.
Şimdi bu mübarek Ramazan ayında bir öze dönüş başladı. Okullara, sokaklara, bütün dünyaya İslam’ın muştusu yayılıyor. Seni rahmet ve minnetle yâd ederken bu Şubat bir müjde fısıldıyoruz;
“Küller üfleniyor! Kıvılcım tutuştu Sayın Erbakan! Ruhun şâd olsun.”