İnsan Onuru ve Ramazan Yardımları

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Ramazan-ı Şerif’in gölgesi üzerimize düşmeye başladığında, sokaklarımızda, mahallelerimizde ve gönüllerimizde o kadim "dayanışma" ruhu yeniden filizleniyor. İslam’ın beş şartından biri olan zekâtın, sadakanın ve infakın en yoğun yaşandığı, zenginin fakirle hemhal olduğu bu mübarek ay, toplumsal barışın en güçlü teminatıdır. Ancak son yıllarda bu kutlu ibadetin "nasıl" ifa edildiği hususu, en az "ne kadar" yapıldığı kadar büyük bir ehemmiyet kazanmış durumda. İnsanı "eşref-i mahlukat" (yaratılmışların en şereflisi) olarak gören bir medeniyetin varisleri olarak; yardımın sadece karın doyurmak değil, gönül imar etmek olduğunu yeniden hatırlamalıyız.

Yıllardır süregelen aşevi kuyrukları veya üzerinde kurum logolarının devasa puntolarla yazılı olduğu erzak kolileri, yardımlaşma kültürümüzün bir parçası haline geldi. Elbette niyetler halis, çabalar takdire şayandır. Lakin durup bir düşünmemiz gerekir: Bir babanın, evladının yanında bir kamyonun arkasından koli beklerken hissettiği o mahcubiyet, Ramazan’ın ruhuna ne kadar uygundur? İhtiyaç sahibini bir "nesne" gibi sıraya dizmek, onun neyi yiyip neyi yemeyeceğine bizim karar vermemiz, yardımın özündeki "izzet-i nefis" hassasiyetiyle ne derece bağdaşır? Bizim medeniyetimiz, "Sağ elin verdiğini sol el görmeyecek" diyen bir incelik üzerine kuruludur. Osmanlı’nın "Sadaka Taşları" bu şuurun en somut örneğidir; ne veren alanı bilir ne alan vereni. Bugünün dünyasında ise bu zarafeti modern teknoloji ve sistemlerle ihya etmek mümkündür.

Artık bir standart haline gelen ve içeriği standartlaştırılmış gıda kolileri yerine; ihtiyaç sahiplerine verilecek "Market Kartları" veya dijital cüzdan yüklemeleri, hem daha insani hem de daha demokratik bir yöntemdir.

Peki, neden market kartı?

Bir evin ihtiyacı sadece un, yağ ve şekerden ibaret değildir. Belki o evdeki çocuğun süte, bir yaşlının özel bir diyete veya evin temizlik malzemesine ihtiyacı vardır. Market kartı, bireye kendi ihtiyacını kendi önceliğine göre belirleme hakkı tanır.

Market kartı ile alışveriş yapan bir kardeşimiz, kasanın önünde herhangi bir müşteri gibi durur. Kimse onun yardım aldığını bilmez, poşetlerinde ne taşıdığını sorgulamaz. Bu, yoksulluğu teşhir etmek yerine, onu gizleyen ve onuru koruyan bir yaklaşımdır.

Sadece devasa depolar yerine mahalle bakkalında veya yerel marketlerde geçerli olan sistemler, ekonomik döngünün tabana yayılmasını da sağlar.

Muhafazakâr demokrat siyasetin merkezinde "insan" vardır. Sosyal yardımları bir lütuf gibi sunmak, bir tür "üstten bakış" riskini taşır. Oysa Ramazan yardımları, imkanı olanın imkanı olmayana olan borcudur, bir hak teslimidir. Bu borcu öderken de alacaklıyı incitmemek esastır.

Aşevleri, evinde yemek pişirecek kimsesi olmayan yaşlılar ve hastalar için vazgeçilmezdir; onlara sözümüz yok. Ancak eli ayağı tutan, mutfağı olan her ailenin kendi tenceresini kendi istediği malzemeyle kaynatması, aile mahremiyeti ve çocukların pedagojik gelişimi açısından hayati önem taşır. Evin içinde pişen yemeğin kokusu, annenin kendi seçtiği malzemeyle kurduğu sofra, o evi "yuva" yapan temel unsurdur.

Gelin bu Ramazan’da bir zihniyet dönüşümü gerçekleştirelim. Belediyelerimizden sivil toplum kuruluşlarımıza kadar her bir hayırsever kurum, koli dağıtma zahmetinden ve bu esnada oluşan "görüntü verme" telaşından sıyrılsın. İyiliği sessizleştirelim, ama etkisini derinleştirelim.

Ramazan, sadece bir dayanışma ayı değil, aynı zamanda bir nezaket ayıdır. İyiliği kartlara sığdıralım ama gönülleri o kartların içine sığmayacak kadar geniş tutalım. Unutmayalım ki; bir insanın onurunu korumak, onun karnını doyurmaktan çok daha büyük bir sevaptır.

Zira mesele sadece karın doyurmak olsaydı, gök kubbe altındaki her canlı bir şekilde rızıklanırdı. Bizim imtihanımız, o rızkı ulaştırırken sergilediğimiz edep ve inceliktir.