DEPREMLER VE HÜKÜMETLER

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Değmen benim gamlı yaslı gönlüme

Ben bir selvi boylu yârdan ayrıldım…

 

3 sene geçmiş o müthiş geceyi yaşamamızın ardından. Neşe dolu Adıyaman sokaklarının yerini artık hiç geçmeyecek bir kara sis kaplamış.  Bu ne yakan bir hüzündür böyle? Bir terzi dükkanına yaklaşıyoruz; eşim, terzinin başından geçenleri anlatıyor. Üzülerek giriyoruz içeri. 6 gün kalmış enkaz altında. Korku ve ümit arasında metcezir. Yanında evlatları, eşi can vermiş. Ayakları da onlarla beraber… Her şeye rağmen tutunmuş hayata…

Leyla ise o gece 5 evladından 3’ünü vermiş kara toprağa… Bedeni yaşıyor gibi; lâkin ruhu, kalbi hep orada, yavrularıyla. “N’olaydı? Ben de onlarla olsaydım. Kurtulmasaydım ben de…” diyor ve sadece sabır taşını bağrına dayayıp gününü doldurmayı bekliyor. Ahiret onun için sadece “Vuslat” demek.

Bir diğeri canım arkadaşım Serap. Eymen’ini de alıp veda edenlerden bu denî dünyaya. Sımsıcak muhabbeti geliyor aklıma hep. Gülüşlerimiz. Sahi gerçek mi gidişi; yalan mı kalışımız? Bu bir rüya âlemi.

 Henüz eşinin ve kızının naaşına ulaşamamış bir başkası. Tam dört defa enkazı kaldırmış; lakin nafile…

 Bu acı tablonun tarifi imkansız. Yaşanan acılara empati kurabilmek sandığımızdan da güç…

***

Lakin gelin evvela Erdem Yavuz’un “1939 Depremi” adlı kitabıyla güzel şehrimiz Erzincan’a ve 1939’un Aralık ayına bir gidelim. Ve o zamandan bu zamana neler değişmiş yakından görelim. 

Takvimler Aralık’ın 27’sini gösterirken Erzincan büyük bir zelzele ile sarsılır. Taş taş üstünde kalmamıştır. Bir yanda zemherir bir yanda yokluk. Başta Milli Şef. 

Depremden 4 gün sonra şehre ulaşır İsmet İnönü. Üzüntüsünden ne yapacağını şaşırmış olmalı ki kağıt oynayarak meşhur treniyle gelir şehre.  Kışla binaları hariç her yer yıkılmıştır Erzincan’da. Malumat verirler: “Şehrin ilerisine gitmenize hacet yoktur Cumhurbaşkanımız; vaziyet her yerde bu şekilde.”

Dinler memurunu Milli Şef merkeze doğru ilerlemez ve 4 gün sonra geldiği şehirde sadece 2 buçuk saat kalıp geri döner. Tam bu sırada acıyla dolu bir kadın, devlet büyüğü görmenin refleksiyle atlar boynuna; “Mehmed’im burada öldü. Askerdi” deyip dert yanar.  Lütfedip elini dahi kıpırdatmaz İsmet İnönü. Hatta gözü başka yere bakar; kuvvetle muhtemel ne söylediğini de duymamıştır. O iç acıtıcı fotoğraf karesine lütfen dikkatle nazar ediniz. Zira bir devrin özetini sunar. Ve aynı şekilde trenine binip kâğıt oynaya oynaya veda eder Erzincan’a…

 Ankara hükümeti toplanıp karar alır. Devlet 2 milyon lira yardım yapacaktır. Fakat 4 sene sonrasına yani 1943’e kadar tahakkuk eden miktar 303 bin liradır. Sıkı durun, o 303 bin liranın 200 biniyle Milli Şef Nihal Atsız’ın deyişiyle: “Milletin ıstırabıyla alay eder gibi ilk iş olarak şehrin göbeğine koca bir İnönü heykeli yaptırmıştır.”

Nüfusu 20 bin olan Erzincan’ın 15 bini ölmüştür. Devlet depremzedelere çadırları ancak bir ay sonra göndermeye başlar. 

Türkiye’nin her yerinden insanlar akın akın koşmak ister can şehrimize. 

 O sırada Ankara’dadır Nuri Demirağ. Haberi alır almaz yola koyulur. Eşi Mesude Hanım’ı arar ve kıyafetlerinden sadece bir takım ayırıp hepsini paketlemesini ister. Eşi hemen bütün kıyafetleri katlayıp paketler. Daha sonra adamlarını arayıp ilaç, gıda, çadır ne buldularsa toplayıp şehre ulaştırmalarını talimat verir.

Demirağ’ın  ilk yardım ve çadırları devletten önce yetişir şehre. Kendisi de canhıraşane çalışır arama kurtarma için Erzincan’da.

Dönemin Başbakan’ı Refik Saydam ise 5 ay sonra, 3 Mayıs’ta gider deprem bölgesine. 

Dünyanın birçok yerinden de yardımlar gelmiştir. Mesela Romanya’dan ciddi miktarda kereste gönderilir binalar inşa edilsin diye. O keresteler nerede kullanılır biliyor musunuz? Ankara’da üst düzey bürokratlar için yapılacak lojmanlarda. 

***

1942’ye gelindiğinde ise bir ölümlü deprem Balıkesir’de vuku bulur.  Bu defa ders alınmıştır bir nebze. Atatürk’ün manevi kızının kızı Arı İnan verir haberi. Valilik emriyle evi yıkılanlar tutuklanıp hapse tıkılır ve İnönü şehirden ayrılana kadar bir eziyet vermesinler diye dışarı bırakılmazlar.

 ***

1999’a geliyoruz. Bu defa Marmara depremine uyanır 3.10’da Türkiye. Fakat Başbakan Ecevit uyanmaz; daha doğrusu uyandırılmaz tatlı uykusundan. Neden mi? Birand’ın tespitiyle “yardımcıları kıyamamıştır onu uykusundan uyandırmaya” da ondan. O ise biz kıymış, depremi bırakıp irtica ile yani biz başörtülü öğrencileri üniversitelere almamak ile meşgul olmuştu.

***

6 Şubat’ta ise asrın felaketiyle sarsıldı 10 şehir. Seneler geçmiş, acı değişmese de devran değişmişti. Şehri ihya için 10 gün sonra ilk çivi çakıldı. Ve şimdi depremin üzerinden 3 sene henüz geçmişken;

Hatay’da 153 bin 755, Malatya’da 79 bin 660, Kahramanmaraş’ta 73 bin 956, Adıyaman’da 43bin 366, Gaziantep’te 31bin 53, Diyarbakır’da 17 bin 206, Elazığ’da 14 bin 894, Şanlıurfa’da 13 bin 429, Osmaniye’de 12 bin 556, Adana’da 12 bin 73, Kilis’te 2bin 569, Tunceli’de 298, Kayseri’de 288, Sivas’ta 164, Bingöl’de 89 olmak üzere toplam 455 bin 357 konut  inşa edildi. İnsanlar sımsıcak yuvalarına ve şehirler tarihi eserlerine kavuştu yeniden. Rabbim devletimizi pâyidar etsin. 

En mühimi de günümüzün Nuri Demirağ’larından depremzedelere yardımı ulaştırmak için 1200 km yolu 9 saatte fırtına gibi uçarak kavuşturan Kazım Budak gibi binlerce isimsiz kahramanıyla, bizi asla bırakmayan şanlı Türk milletine bir daha böyle acılar göstermesin.