ÜNİVERSİTELEŞME, EĞİTİM VE İSTİHDAM ARASINDAKİ YAPISAL MESLEKİ KOPUŞ
Türkiye Cumhuriyeti’nde son yıllarda derinleşerek devam eden işsizlik sorunu, yüzeyde ekonomik dalgalanmalarla açıklansa da, arka planda çok daha yapısal ve uzun vadeli bir politik tercihin sonuçlarını barındırmaktadır. Bu tercih, genç nüfusun neredeyse tamamının üniversiteye yönlendirilmesi ve üniversitenin toplumsal başarı ölçütü hâline getirilmesidir. Eğitim sistemi ile iş gücü piyasası arasındaki bağın kopması, yalnızca bireysel mağduriyetler üretmemekte; aynı zamanda ülke ekonomisinin üretim kapasitesini ve rekabet gücünü de zayıflatmaktadır.
OLUMLU YANLAR
Üniversiteleşme politikalarının başlangıçtaki temel amacı, eğitim seviyesini yükseltmek, nitelikli insan kaynağı oluşturmak ve toplumsal mobiliteyi artırmaktı. Akademik kapasitesi yüksek bireylerin üniversiteye erişiminin artması, bilimsel üretim, teknoloji geliştirme ve kurumsal uzmanlık alanlarında belirli kazanımlar sağlamıştır. Ayrıca yükseköğretimin yaygınlaşması, bireylerin sosyal çevrelerini genişletmelerine, eleştirel düşünme becerileri kazanmalarına ve dünyaya daha açık bir perspektiften bakmalarına imkân tanımıştır.
Üniversite eğitimi, doğru profildeki bireyler için hâlen stratejik bir değere sahiptir. Akademik başarıyı hedefleyen, araştırma ve uzmanlık alanlarında ilerlemek isteyen gençler açısından üniversite, vazgeçilmez bir kurumsal zemindir. Bu yönüyle üniversite, doğru kurgulandığında ülkenin uzun vadeli entelektüel sermayesini besleyen önemli bir araç olmaya devam etmektedir.
OLUMSUZ YANLAR
Ancak üniversitenin herkes için zorunlu bir durak hâline getirilmesi, sistemin kendi iç dengesini bozmuştur. Giriş barajlarının düşmesi, üniversite sayısının plansız biçimde artması ve mesleki eğitimin ikinci plana itilmesi, yükseköğretimde ciddi bir kalite erozyonuna yol açmıştır. Bugün üniversite mezunu olmak, istihdam güvencesi sağlamamakta; aksine iş gücü piyasasında arz fazlası oluşturmaktadır.
Üniversite mezunu gençlerin önemli bir bölümü, mezuniyet sonrası asgari ücret seviyesinde veya alanı dışındaki işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Bu durum, eğitim sürecine harcanan zamanın ve kamusal kaynakların verimsiz kullanılmasına neden olmaktadır. Diğer tarafta ise reel sektör, sanayi ve hizmet alanlarında kronik bir ara eleman krizine sürüklenmiştir.
Marangoz, elektrikçi, tesisatçı, mobilya ustası, oto tamircisi, berber, kuaför, teknisyen ve benzeri meslekler hızla kaybolmakta; fabrikalar ve atölyeler iş varlığına rağmen üretim yapacak nitelikli insan bulamamaktadır. Toplumda meslek sahibi olmanın itibarsızlaştırılması, üniversite diplomasının tek başarı ölçütü olarak sunulması, bu çöküşü hızlandıran temel unsurlardan biri hâline gelmiştir.
SONUÇ PSİKOLOJİK PERSPEKTİF
Bu yapısal bozulmanın bireyler üzerindeki psikolojik etkileri de göz ardı edilemez. Üniversite okuyarak hayatını güvence altına alacağına inanan gençler, mezuniyet sonrası karşılaştıkları gerçeklik karşısında hayal kırıklığı, değersizlik hissi ve tükenmişlik yaşamaktadır. Uzun yıllar eğitim görmesine rağmen ekonomik karşılık alamayan birey, sisteme olan güvenini kaybetmekte ve aidiyet duygusu zayıflamaktadır.
Buna karşılık meslek sahibi bireyler, üretimin doğrudan parçası olmanın verdiği özgüvenle hem ekonomik hem de psikolojik olarak daha güçlü bir konum elde edebilmektedir. Çıraklıkla başlayan, kalfalık ve ustalıkla devam eden süreç; bireye yalnızca gelir değil, kimlik, sorumluluk ve toplumsal değer de kazandırmaktadır. Üniversite merkezli başarı anlatısının bu gerçekliği görmezden gelmesi, toplumsal dengeyi bozan temel faktörlerden biri olarak öne çıkmaktadır.
OKUYUCUYA SORULAR
- Üniversite mezunu olmanın istihdam garantisi olmaktan çıktığı bir düzende, mevcut eğitim politikaları neyi hedeflemektedir?
- Meslek sahibi olmanın itibarsızlaştırılması, uzun vadede ülke ekonomisine nasıl bir bedel ödetmektedir?
- Gençlerin potansiyeli, akademik kapasiteye göre yönlendirilseydi işsizlik tablosu bugün nasıl şekillenirdi?
- Üniversiteyi amaç olmaktan çıkarıp araç hâline getirmek, toplumsal algı düzeyinde nasıl mümkün olabilir?
- Üretim, emek ve ustalık kavramları yeniden değer kazanmadıkça sürdürülebilir kalkınma sağlanabilir mi?