Karabağ Sonrası Dönemde Türk Dünyasının Güç İnşası
Küresel sistemin derin bir dönüşümden geçtiği, güç dengelerinin yeniden tartıldığı bu dönemde, Türk dünyası açısından da dikkat çekici bir zihinsel ve stratejik uyanış yaşanmaktadır. Karabağ zaferi, yalnızca Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tahkim eden askerî bir başarı değil; aynı zamanda Türk dünyasının uzun süredir bastırılmış olan stratejik özgüvenini yeniden üreten bir kırılma anı olmuştur. Bu zaferle birlikte Türk devletleri, ortak hareket edildiğinde sahada ve masada sonuç alınabileceğini tecrübe etmiş, psikolojik eşikler aşılmıştır.
Gücün yeniden tanımlandığı, ittifakların esnekleştiği ve tek kutuplu düzenin sürdürülebilirliğinin sorgulandığı bir dönemde, bu özgüven Türk dünyasının uluslararası rekabet alanında pozisyon alma iradesini beslemektedir.
Bugün küresel sistem, ABD’nin liderliğini korumak adına daha cüretkâr ve kural koyucu davrandığı; buna karşılık Rusya ve Çin gibi aktörlerin alan açma çabalarını hızlandırdığı bir geçiş evresinden geçmektedir. Bu ortamda “zayıf” olanın sistem tarafından şekillendirildiği, “güçlü” olanın ise sistemi şekillendirebildiği bir gerçeklik ortaya çıkmaktadır. Orta ölçekli devletler için tek başına ayakta kalmak giderek zorlaşırken, bölgesel ve kültürel temelli ittifakların değeri artmaktadır.
Türk dünyası, tarihsel, dilsel ve kültürel bağları; coğrafi sürekliliği ve tamamlayıcı ekonomik yapıları sayesinde bu yeni dönemde anlamlı bir kolektif aktör olma potansiyeli taşımaktadır.
Fırtınalı Denizlerde Birlik
Türkiye ve Azerbaycan’ın öncülüğü bu noktada belirleyicidir. Karabağ sonrası süreçte iki ülke arasında savunma sanayiinden ulaştırmaya, enerjiden diplomatik eşgüdüme uzanan çok katmanlı bir entegrasyon ivme kazanmıştır. Bu ivme, Türk Devletleri Teşkilatı’nın (TDT) kurumsal kapasitesini de güçlendirmiştir.
Bugün Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan ve gözlemci statüdeki ülkelerle birlikte düşünüldüğünde Türk dünyası yaklaşık 250 milyona yaklaşan nüfusu, 2 trilyon dolar bandında toplam ekonomik büyüklüğü ve Avrasya’nın kalbinde uzanan stratejik bir coğrafyayı temsil etmektedir. Bu ölçek, tek tek ele alındığında sınırlı görülebilir; ancak birlikte hareket edildiğinde ciddi bir pazarlık gücü üretmektedir.
Ekonomik veriler bu potansiyeli somutlaştırmaktadır. Orta Koridor olarak adlandırılan Trans-Hazar Doğu-Batı güzergâhı, Çin ile Avrupa arasındaki ticarette alternatif ve güvenli bir hat sunmaktadır. Son yıllarda bu hat üzerinden taşınan yük miktarındaki artış, lojistik ve ulaştırma alanında Türk dünyasının kolektif değerini yükseltmiştir.
Enerji alanında Azerbaycan’ın hidrokarbon kaynakları ile Türkiye’nin transit ve merkez ülke kapasitesi birleştiğinde, TANAP ve bağlantılı projeler Avrupa enerji güvenliğinde vazgeçilmez bir rol oynamaktadır. TANAP’ın mevcut kapasitesinin artırılabilir olması, uzun vadede Türk dünyasının enerji diplomasisinde elini güçlendiren bir unsurdur.
Tek Kutuptan Çok Merkezliliğe
Buna ek olarak, savunma sanayii iş birliği ve teknolojik kapasite paylaşımı da güç çarpanıdır. Türkiye’nin insansız hava araçları ve savunma teknolojilerindeki ilerlemesi, Karabağ’da sahada kendini kanıtlamış; bu tecrübe diğer Türk devletleri için de bir model oluşturmuştur. Ortak tatbikatlar, standartlaşma ve savunma sanayiinde ortak üretim ihtimali, sadece askerî değil, aynı zamanda yüksek katma değerli ekonomik çıktılar üretme potansiyeline sahiptir.
Elbette bu tablo kendiliğinden gerçekleşmeyecektir. Türk dünyasının parıldayan bir aktör hâline gelmesi; kurumsallaşmanın derinleştirilmesine, iç rekabetin yönetilmesine ve ortak çıkar tanımının netleştirilmesine bağlıdır. Ancak Karabağ zaferiyle açılan psikolojik ve stratejik pencere, bu yönde güçlü bir başlangıç zemini sunmaktadır.
Kartların yeniden karıldığı bu fırtınalı denizde, Türk dünyası tek tek kürek çekmek yerine kürekleri senkronize edebilirse, sadece ayakta kalmakla kalmayacak; yeni dünya düzeninin şekillenmesinde söz sahibi bir kuvvet olarak öne çıkacaktır.