Rakka ve Haseke: Devlet Fikrinin İadesi Üzerine

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Devrimlerin ilk yılları, çoğu zaman romantik bir dilin ve belirsiz umutların gölgesinde geçer. Oysa devletler, romantizmle değil; irade, süreklilik ve meşruiyetle inşa edilir. Suriye’de devrimin birinci yılı henüz geride kalmışken, tam da bu hakikatin yeniden idrak edildiği bir tarihsel eşiğe işaret etmektedir.

18 Ocak 2026 tarihinde Suriye Hükümeti ile SDG arasında imzalanan “Ateşkes ve Tam Entegrasyon” mutabakatı, yüzeysel bir güvenlik düzenlemesi değil; Suriye coğrafyasında devlet fikrinin yeniden tahkim edilmesi anlamına gelmektedir. Bu metin, silahların susmasından ziyade, siyasetin silah üzerindeki üstünlüğünün tescilidir.

Bu süreci doğru okuyabilmek için güncel gelişmelere değil, Rakka ve Haseke’nin tarihsel hafızasına müracaat etmek gerekir.

Rakka, Abbâsî siyasal aklının izlerini taşıyan; merkezî otoritenin, hukukun ve idari sürekliliğin sembol şehirlerinden biridir. Haseke ise imparatorlukların sınır kuşağında şekillenmiş; etnik, mezhebi ve aşiretsel çoğulluğun bir arada yaşadığı, fakat merkezi otoritenin zayıfladığı her dönemde kırılganlaşan bir coğrafyadır. Bu iki şehir, Suriye’nin yapısal gerilimini temsil eder: Merkez ile çevre, düzen ile parçalanma arasındaki kadim mücadele.

Bugün imzalanan mutabakat, bu tarihsel gerilimin devlet lehine çözümlenmesi yönünde atılmış en ciddi adımdır.

Egemen bir siyasal organizmada, “devlet içinde devlet” fikri, modern siyaset teorisinin reddettiği bir anomali olarak görülür. Meşru silahlı kuvvetler dışında yapılaşmış her güç odağı, kaçınılmaz biçimde çatışma üretir ve dış müdahalelere açık kapı bırakır. Rakka’nın DEAŞ döneminde maruz kaldığı yıkım ve Haseke’nin yıllarca süren yönetsel muğlaklığı, bu hakikatin sahadaki en sert tezahürleridir.

Tam da bu noktada hafızalar tazelenmelidir.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın 2015 yılında attığı ve bugün yeniden gündeme gelen o cümle, aslında bir siyasal refleks değil; devlet aklının net bir deklarasyonudur:

“Tüm dünyaya sesleniyorum: Bedeli ne olursa olsun, Suriye'nin kuzeyinde, Türkiye'nin güneyinde devlet kurulmasına asla müsaade etmeyeceğiz.”

Bu ifade, bir dönemin konjonktürel çıkışı değil; bugün gelinen noktayı önceden tarif eden stratejik bir çerçevedir. Aradan geçen yıllar, bu yaklaşımın geçici değil, kalıcı bir devlet politikası olduğunu göstermiştir.

Türkiye’nin süreçteki rolü, günübirlik reflekslerin ötesinde, stratejik sabır ve kurumsal süreklilik ile şekillenmiştir. Cumhurbaşkanımızın talimatları doğrultusunda MİT, Millî Savunma Bakanlığı ve Dışişleri Bakanlığı’nın yüksek koordinasyonla yürüttüğü diplomatik ve güvenlik trafiği, Türkiye’nin artık bölgesel gelişmeleri izleyen değil, çerçevesini çizen bir aktör olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu süreçte sivillerin korunmasına yönelik gösterilen hassasiyet, meselenin yalnızca jeopolitik değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk olarak ele alındığını da göstermektedir. Çatışma alanlarında sivilleri kalkan olarak kullanan yapıların tespiti karşısında, Suriye yönetiminin operasyonel hassasiyetinin artırılması; teslim olmak isteyen unsurların ve ailelerinin güvenli tahliyelerinin sağlanması, modern devlet aklının en temel göstergelerindendir.

Öte yandan, Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed Şara’nın 17 Ocak 2026 tarihli kararnamesiyle Kürt vatandaşların eşit yurttaşlık temelinde tüm haklarının yasal güvence altına alınması, yalnızca bir reform değil; Esad döneminin yapısal inkâr siyasetinin sona erdiğinin ilanıdır. Bu adım, Suriye’nin çoğulcu yapısının, üniter devlet çatısı altında yeniden tanımlanabileceğini göstermektedir.

DEAŞ ile mücadele bağlamında, kampların güvenliğinin ve hukuki sorumluluğunun Suriye devletine devredilmesi ise, egemenliğin en somut tezahürlerinden biridir. Devlet, ancak güvenliği tekelinde topladığında devlettir.

18 Ocak’ta imzalanan mutabakat, Suriye’nin birlik ve bütünlüğünü esas alan; kaos, vekâlet savaşları ve parçalanmışlık üzerinden siyaset üreten tüm odaklara karşı açık bir reddiyedir. Bu anlaşma, karşı duruşlara rağmen sergilenen siyasi cesaretin ve tarih bilincinin ürünüdür.

Şunu teslim etmek gerekir:
Bölgenin meseleleri, bölgenin kendi sosyolojisi, tarihi ve siyasal gerçekliği dışında çözülemez. Rakka ve Haseke’nin hafızası, bize bunu defaatle öğretmiştir. Devletin olmadığı yerde düzen; düzenin olmadığı yerde ise ne özgürlük ne de refah mümkündür.

Suriye’de istikrarın tesisi, yalnızca bu ülkenin geleceği açısından değil; Türkiye’nin Terörsüz Türkiye hedefinin de tamamlayıcı bir parçasıdır. Ve bugün gelinen nokta, yıllar önce söylenen o cümlenin sahada karşılık bulduğunu göstermektedir.

Bazen bir cümle, bir on yılı;
bazen de bir on yıl, bir cümlenin haklılığını ispat eder.