Caracas’ın Vicdanı, Venezuela’nın Sınırı
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun Amerika Birleşik Devletleri tarafından gözaltına alınması, çağdaş dünyanın hukuka dair bütün iddialarını yeniden tartışmaya açtı. Bu olay, tek başına bir Latin Amerika krizinden ibaret değil; egemenliğin kime ait olduğu, hukukun kim için işlediği ve gücün nerede başladığı sorularını küresel ölçekte yeniden masaya yatıran sembolik bir kırılmadır.
Modern uluslararası sistem uzun süredir şu iddia üzerine inşa ediliyor: Devletler egemendir, sınırlar dokunulmazdır ve hukuk evrenseldir. Oysa pratikte işleyen düzen çok daha yalındır ve çok daha acımasızdır. Egemenlik, yalnızca onu savunabilecek kadar güçlüysen geçerlidir. Hukuk ise, çoğu zaman gücün dilini tercüme eden bir araçtan ibarettir. Maduro’nun şahsında olan biten tam olarak budur. Tartışma, onun siyasi sicili değil; kimin kime hesap sorabileceği meselesidir.
Bu noktada mesele Venezuela olmaktan çıkar, dünya olur. Çünkü bugün Caracas’ta yaşanan şey, yarın başka bir başkentte “istisnai bir durum” olarak karşımıza çıkabilir. Küresel sistem, artık kurallar üzerinden değil, emsaller üzerinden ilerliyor. Her emsal, bir sonrakini mümkün kılıyor.
Ancak bu hikâye yalnızca devletlerin ve liderlerin hikâyesi değildir. Asıl ilginç olan, bu tür kırılmalar karşısında şehirlerin nasıl tepki verdiğidir. Zira şehirler, yalnızca idari birimler değil; hafızanın, ahlaki sezginin ve siyasi refleksin üretildiği mekânlardır. Devlet aklı gecikebilir, diplomasi susar, resmî metinler yuvarlak cümlelere sığınır. Ama şehir konuşur. Sokakta konuşur, üniversitede konuşur, köşe yazısında konuşur.
Türkiye’de bu olay karşısında yükselen sesler tam da bu yüzden dikkate değerdir. Siyasi pozisyonları, ideolojik arka planları ve hatta sert muhalefetleriyle bilinen isimlerin bile ortak bir noktada buluşması, basit bir “refleks” değil; devlet fikrine dair ortak bir bilinçtir. “Türkiye’de böyle bir şey olamaz” cümlesi, bir lidere sadakat ifadesinden çok daha fazlasını anlatır. Bu cümle, egemenliğin millete ve devlete ait olduğuna dair köklü bir kabuldür.
Bu toprakların siyasi geleneği, iktidar mücadeleleri ne kadar sert olursa olsun, devletin dış müdahalelere karşı korunması gerektiği fikrinde buluşur. Bu, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e devreden ve zaman zaman unutulsa da kriz anlarında yeniden hatırlanan bir refleks biçimidir; 15 Temmuz’da olduğu gibi. Türkiye’de şehirlerin bu refleksi hâlâ taşıyor olması, günümüz dünyasında az rastlanır bir durumdur.
Zira birçok ülkede şehirler artık yalnızca tüketim alanlarıdır. Hafızası olmayan, itiraz üretmeyen, küresel rüzgârlara açık ama kendi köklerine kapalı mekânlar… Oysa bir şehir, yalnızca binalardan ibaret değildir. Bir şehir, adalet duygusunu kaybettiğinde metropol olur; vicdanını koruduğunda şehir kalır.
Maduro hadisesi bize bir başka gerçeği daha gösteriyor: Küresel düzen artık “demokrasi” ya da “insan hakları” gibi kavramlar üzerinden değil, jeopolitik uygunluk üzerinden çalışıyor. Uygunsan sorunlusun, uyumluysan meşrusun. Bu çifte standart, sadece küçük ülkeleri değil; orta ve büyük ölçekli bütün devletleri potansiyel hedef hâline getiriyor.
İşte tam bu noktada şehirlerin sesi hayati önem taşıyor. Çünkü şehirler sustuğunda, sıra devletlere gelir. Bugün Venezuela için konuşmayan bir dünya, yarın başka bir ülke için de konuşmayacaktır. Bu nedenle Türkiye’de yükselen tepkiler, sadece bir dış politika yorumu değil; geleceğe bırakılmış bir not gibidir.
Belki de asıl soru şudur: Güç çağında hukuku kim koruyacak? Devletler mi, şehirler mi? Resmî kurumlar mı, toplumsal bilinç mi? Cevap net değil; ama bir gerçek var: Hukuk, onu savunacak bir irade olmadığında sadece bir metindir.
Türkiye’nin şehirleri bugün hâlâ bu iradeyi üretebiliyor. Tartışıyor, itiraz ediyor, ölçüyü kaybetmeden tavır alıyor. Bu, küçümsenecek bir şey değil. Çünkü gün gelir, mesele sadece Caracas olmaz. O gün geldiğinde, bugünden kurulan bu cümleler; birer fikir egzersizi değil, birer savunma hattı olacaktır.
Ve belki de bütün bu tartışmaların özeti şudur:
Devletler güçle ayakta kalabilir; ama şehirler vicdanla yaşar.
Vicdanını kaybeden bir şehir, eninde sonunda gücünü de kaybeder.