Savunma Sanayiinde Stratejik Akıl Kazanıyor
Küresel sistemin hızla sertleştiği, güvenliğin yeniden tanımlandığı bir dönemden geçiyoruz. Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte Avrupa’nın uzun yıllar ihmal ettiği savunma refleksini yeniden keşfetmesi, Asya’da artan jeopolitik gerilimler ve ABD-Avrupa hattında Donald Trump’ın yeniden başkan seçilmesi sonrası belirginleşen stratejik ayrışma, savunma sanayisini yalnızca askeri değil aynı zamanda ekonomik ve teknolojik bir güç alanı hâline getirdi. Bugün borsalarda yaşanan yükselişler, aslında bu büyük dönüşümün finansal izdüşümünden başka bir şey değil.
NATO ülkelerinin 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’lerinin yüzde 5’ine çıkarma kararı, bu yeni dönemin en net göstergelerinden biri. Avrupa ülkeleri savunma bütçelerini hızla artırırken, ABD ile Ukrayna arasında yaşanan soğukluk ve transatlantik ilişkilerdeki kırılganlık, “kendi ayakları üzerinde durabilen” savunma kapasitesinin önemini bir kez daha ortaya koydu. Aynı şekilde Hindistan-Pakistan hattında 2025’te tırmanan gerilim, Asya’da savunma ve havacılık yatırımlarının artacağına dair güçlü bir beklenti oluşturdu.
Bu küresel tabloya bakıldığında Türkiye’nin son yıllarda izlediği savunma sanayii politikalarının ne kadar stratejik olduğu daha net görülüyor. AK Parti hükümetleri döneminde savunma sanayii, klasik bir kamu harcaması kalemi olmaktan çıkarılıp teknoloji, ihracat ve katma değer üreten bir kalkınma alanına dönüştürüldü. Bunun en somut göstergesi ise ASELSAN’ın performansı.
2025 yılında yatırımcısına yüzde 220 kazandıran ASELSAN, borsa performansıyla dünyanın önde gelen savunma şirketlerini geride bıraktı. Daha da önemlisi, Borsa İstanbul’da piyasa değeri 1 trilyon lirayı aşan ilk şirket olarak 2025’i 1 trilyon 56 milyar 552 milyon lira piyasa değeriyle kapattı. Bugün ASELSAN, BIST 100’de en yüksek piyasa değerine sahip şirket konumunda. Bu tablo, tesadüflerle ya da geçici konjonktürlerle açıklanabilecek bir başarı değil.
Küresel yatırımcı ilgisinin, geleneksel üretim yapan sanayi şirketlerinden ziyade teknoloji geliştiren firmalara yöneldiği bir dönemdeyiz. Savunma sanayisinde de benzer bir ayrışma yaşanıyor. Sadece konvansiyonel silah üreten değil; AESA radarlar, elektro-optik sistemler, elektronik harp çözümleri ve yapay zekâ destekli sistemler geliştiren şirketler öne çıkıyor. ASELSAN’ın farkı tam da burada ortaya çıkıyor. Şirket, dünyada yalnızca birkaç firmanın sahip olduğu ileri teknolojilerde üretim yapabilen bir kapasiteye ulaşmış durumda.
Bu teknolojik derinlik, ihracat rakamlarına da yansıyor. ASELSAN’ın ihracat yaptığı ülke sayısı 95’e ulaştı; şirket bugün dünyada en değerli ilk 20, Avrupa’da ise en değerli ilk 10 savunma sanayi şirketi arasında yer alıyor. Yerli tedarikçilere verilen siparişlerin bir yılda yüzde 82 artması ve 103 ürünün millileştirilmesi, savunma sanayi ekosisteminin nasıl genişlediğini açıkça gösteriyor.
Dünya genelinde Rheinmetall’den Hanwha Aerospace’e, Leonardo’dan BAE Systems’a kadar birçok şirketin hisse performansları savunma yatırımlarındaki artışı yansıtıyor. Ancak ASELSAN’ın bu şirketlerin tamamını geride bırakan performansı, Türkiye’nin savunma sanayiinde geldiği noktayı sembolize ediyor.
Bugün savunma sanayii, yalnızca güvenlik meselesi değil; ekonomik bağımsızlık, teknolojik egemenlik ve uluslararası rekabet gücü meselesidir. AK Parti hükümetlerinin yıllardır sabırla inşa ettiği bu stratejik alanın meyveleri, hem küresel konjonktürün sertleştiği bir dönemde hem de finansal göstergelerde açıkça görülüyor. ASELSAN’ın yükselişi, Türkiye’nin doğru bir yolda ilerlediğinin en somut kanıtlarından biridir.