NOEL AĞACI ALTINDA EZİLEN KİMLİĞİMİZ

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Çok sevdiğim bir yeni gelini ziyarete gidiyorum. Kapıyı açar açmaz kocaman bir Noel Ağacı karşılıyor bizi. Hüzün kapılıyor yüreğimi ister istemez. Allah’tan nazım geçiyor kendisine; “Bu ne böyle? Yakışmamış bu güzel evine?”  diyorum. “İyi de biz Noel’i değil ki Yılbaşını kutluyoruz.” 

 İyi de isim değişince mana değişiyor mu? Biz kimiz be güzelim? Bu kimin âdeti böyle?

7 Ekim 2023’ten beri Gazze’de kalbimizi durma noktasına getiren katliamlar engel olmadıysa onun evimizin başköşesine girmesine; hangi takoz kelime engel olacak? Bu neyin sevinci sahi; nereye bahar getirir bu iğreti ağaç? 

Hangi kelimeleri dizeceğim şimdi ben; hangi kelâmı edeceğim? Bilmiyorum. Lakin kalem ele değdiyse sözlerimin kimseye ulaşamasa da bir anneye denk gelmesini ümit ediyorum. 

Üstad Necip Fazıl “Eski çınar şimdi Noel ağacı; dallarda iğreti duran yaprak utansın!” derken yaprağa değil kendinden böylesine uzaklaşan bize hiddetleniyordu elbette. O ağacın altında ezilen kimliğimize yanıyordu Üstad; o ağacın altında kaybolan bize.

Yalnız Üstad mıydı dert yanan bu trajıkomik vakadan; Atilla İlhan da tokat gibi çarpıyordu hakikati yüzümüze. Evvela Bursa’dan, belki de mübarek üç aylara eriştiğimiz bu günler ve bu gece gibi Regaip Kandili’nde, eşsiz bir manzara sunuyor;

 “İşte bursa şehri secdeye varmış

 dilsiz bir kar dökülür işte uludağ’dan 

işte kış gecesi simsiyah

bayrakları açılmış

 yeşil’den süzülür kollarına bir 

kumru iner..” diyor; 

ardından 70’lerin kışında, bir İstanbul akşamında kalp ağrıtan satırları karalıyordu. Buyurun kendisinden dinleyelim o akşamı;

“Bir yılbaşı İstanbul’a gelmiştim; hiç unutmam, Valideçeşmesi’nden çıkıyoruz, apartmanın birinde, filmlerdekilerden farksız süslü püslü, ışıklandırılmış bir noel ağacı gördüm; hem kızdım, hem şaşırdım; o kadar ki o tarihte yazdığım gazetede bir fıkra döşemiştim, Müslüman mahallesinde salyangoz satmaktan ne farkı var bunun diyerek; hadi yılbaşı bahanesi ile Hazret-i İsa’nın doğumunu kutluyorsun, Noel Ağacı neyin nesi?

Günümüzde Noel Baba, Noel Ağacı sıradan şeyler; artık ‘küreselleşmiş’ ailelerimiz perdede, ekranda, sahnede ve dergide neyi görüyorsa, maymun gibi onu taklit ediyorlar; adı da evrensellik, küreselleşme falan filan; iyi de birader değil mi ki kürselleşiyoruz, niye Paris’te, Londra’da, Berlin’de, ya New York’ta, Hazret-i Muhammed’in ana rahmine düştüğü gün olan Regaip (Mevlid demek istiyor. A.Ç.) Kandili’ni kutlamıyorlar? Yoksa ‘devşirildiğimizin’ farkında bile değil miyiz?” 

Maymun. Taklit. Devşirme. İşte meseleyi özetleyen üç anahtar kelime. 

Zihinlerimiz İlhan’ın tespitiyle öylesine devşirilmiş ki kim olduğumuzu bırakın kim olduğumuzu unuttuğumuzu da unuttuk.   Onlar değil; hep taklit eden biz olduk. Şapkalarını taklit ettik önce, kılık kıyafetlerini, harflerini, kültürlerini… Bu öylesine büyük bir taklitti ki aynaya baktığımızda onlar kim biz kimiz yüzümüzü dahi seçemiyoruz artık.

Evlerden sokağa taşıyor şimdi bu kimliksizlik. Büyük şehirlerimiz; muazzam ışıklar, bize ait olmayan yapay ağaçlar ve eğlencelerle Noel’i kutlamak için bütçesini seferber ediyor. Fakat ne yazık ki o gözleri kör eden ışıltı, bu çetin kışta evsiz barksız, annesiz babasız, elsiz ayaksız, sulara gömülü çadırlar altında üşüyen yürekleri ısıtmıyor. O sahte ışıltılar bu zifiri karanlık dünyayı aydınlatmıyor ne yazık ki. Sadece utancımızı artırıp bu kurşundan ağır zulme sağır ve kör kalışımızı haykırıyor. 

 “Kim bir kavme benzerse o da onlardandır” buyuruyor Peygamber Efendimiz (sav).   Bu sandığımız gibi masum bir kutlama değil ey Müslüman uyan! Bu Hıristiyan adeti. Onların dini onların olsun bizim dinimiz bize kâfi. Biz yüreğimize sahte değil; hakiki sürûr getiren Ramazan kandilleriyle donatalım şehrimizi.  Evlerimizi Kur’an ve sünnetle, ilim ve edeple süsleyelim.  Çocuklarımızı kendi bayramlarımızla neşelendirelim. Komşusu açken tok yatmanın, onlar ağlarken gülmenin dinimize uygun olmadığını onlara anlatıp, yardıma muhtaç kardeşlerimize koşmanın hazzını tattıralım. Hediyelerimizi Noel ağacının altına değil; uykularından uyandırıp namaz kılmaları için serdiğimiz seccadelerimizin yanına koyalım. 

Ne diyordu Beş Şehir’in yazarı Huzur romanında ; “Debussy’i, Wagner’i sevmek ve Mahur Beste’yi yaşamak. Bu bizim talihimizdi.”  İçinde huzur bulunmayan romanın belki de en çarpıcı detayı bu cümleydi. Aidiyetimizi anlatan en can alıcı cümle. Tanzimat’tan beri Aydınımızın içine düştüğü ve bizi sürüklemek istedikleri ikilemi özetleyen cümle buydu işte!

Gelin ömrümüzün bir senesine daha veda ederken, başımızı iki elimizin arasına alıp muhasebemizi yapalım. Noel Ağacı altında ezilen kimliğimizi hep birlikte ayağa kaldıralım.