Biz de severdik güzel olan ne varsa ama böyle değil!
Kahtalı mıçe'ye rahmetle...
"Ben hamal hamo'nun kızıyım amca.
Benden başka üç kardeşim daha var.
Babam sirkecide kamyonlara yük taşır,
sabah erkenden akşamlara kadar.
Ben hamal hamo'nun kızıyım amca.
Orta son sınıfa geçtim bu sene,
anamda babam gibi çalışır hergün.
Zengin eller anamı çok sever,
kimi bahşiş verir kimi eldiven,
götürde kızına süslensin derler.
Ben hamal kızıyım, süslensem de süslenmesem de...
Kimi bahşiş verir kimi azarlar.
Kaderim neyse ben ona razıyım
ve yanlız insanı öldürecek tek birşey var;
Şu şımarık zengin kızları var ya!
Kimi anam dan laf açar 'camlar silinmemiş'
Kimi eteğimi görünce tanır.
Kimi 'aa anasına verdiğim elbiseyi kızı giymiş'
Velhasıl: Fakirlik kötü birşey amca
fukaralık bir kurşun gibi oturdu yüreğime.
İşte bu yüzden okulu bırakacağım,
ben hamal kızıyım okul neyime...
Bilmeliymişim kişinin ne olduğunu
ben hamal hamo'nun kızıyım amca..."
Bir dönem şiiridir bu.
Kendi zamanı içerisinde sosyal hayatı tanımlayan, sınıf uçurumunu hayatın tam ortasından betimleyen bir fotoğraf galerisi gibidir aslında.
Masumiyet, kırgınlık, kadere razı gelmek gibi safi duygulatın yoğunlaştığı bir şiir...
Şiirin yazıldığı tarih muhtemelen doksanlı yıllarda 'Aşağıdakiler ve yukarıdakiler'i tariflemeyi amaçlamış ama tamamen gerçek bir öykünün, duygu ile harmanlanmış, Adıyaman tütünü gibi sert, yalın ve içine çekildiğinde ciğerlerine kadar inen bir duman tadındadır.
Her ne kadar müzik tercihlerimiz saçma sapan sözlerden mütevellit popa evrilsede, biz hala "Arabesk" Topluluğuyuz.
O yüzdendir Ferdi Tayfur'un hatırasına müze açılması...
Duygular kıymetlidir. İnsan doğasına yerleştirilen en kıymetli şeydir duygu.
Duygularımız olmasa aşkı kim ne bile!
Karacaoğlan kim, Dadaloğlu neci kim tanıya...
Kerem'i, aslı'yı, Ferhat'ı, Şirin'i kim anlata?
Abdurrahim Karakoç'suz Mihriban'mı olurdu?
Mecnun, Mevlaya yürür müydü Leyla olmasa?..
Mıçey usta halk adamı, halk sanatçısıydı. Sanatını ekmeğine katık etmiş bir sanat emekçisiydi. Rahmet olsun..
Kirlettik, kirlendik ve saklanıyoruz!
Savrulup duruyoruz. Herbirimizin en az birkaç maskesi var!
"İlk taşı günahsız olanınız atsın" Denilse hiç kimse kafasını çıkartamayacaktır. Kusura bakmasın hiç kimse ama hakikat böyle ve hiç birimiz sütte ak kaşık değiliz.
Son birkaç günde yaşananları okurken dahi midemiz bulanıyor. O biçim havalı adamların ve dahi televizyon vitrinlerinin sükseli hanımefendilerinin ne biçim hikayeleriyle şaşırıyoruz, iğreniyoruz...
Artık "Bizim mahalle" Diyebileceğimiz alan kalmadı!
Bütün mahalleler birbirine karıştı. Günah işlemede birbirimizle yarışır hale geldik, sahte pozisyonlar alarak hamaset yapan ancak tek başına kaldığında içindeki "Karanlık odasına çekilerek, zevkler aleminin çukurlarında tepinen" Şeytani varlıklara dönüştük...
Kimseyi itham etmiyorum. İsim belirtmiyorum zira "Her insanın içinde karanlık bir odası var maalesef"
Kimimiz az, kimimiz çok, kimimiz azgın, kimimiz zıvanadan çıkarcasına hadsiz sapkınlıkların dibine düşmüşken, öte de bir yerlerde "Yusuf" Takılmak beyhude bir kandırmaca, diğer bir ifadeyle "Münafıklığın günümüzdeki tecelli etmiş halidir"
-Kendi geçmişimden bir yaşanmışlık:
"Gençlik yıllarımda komşu kızıma aşıktım. Oysa yüzüne sadece bir kez bakmış, bir daha utancımdan hiç bakamamıştım.
Yıllarca onun aşkını gönlümde tutarak yaşadım. Onunla hayallerimde bile günaha yer yoktu. Tertemiz bir aşk vardı.
Rahmetli anneme açıldım bana istemesi için ricacı oldum.
Annem gitti ve geri döndüğünde vermediler oğlum dedi.
Yıkıldım ama düşmedim. O andan itibaren sadece kardeş gözüyle baktım.
Hayat devam etti. O da bir yuva kurdu ben de..
Aradan 30 yıl geçti. Annem iyice yaşlandı ve bana dedi ki: Oğlum ben sana haksızlık ettim. Ben o gün komşu kızını istemeye gitmedim sana yalan söyledim. Senin için yaptığım evlilik planım başkaydı. Geçtiğimiz gün annesi beni görmeye geldi senden bahis açılınca oğlum kızını çok seviyordu ama ben böyle böyle yaptım deyince o da bana "Vallahi komşum ne yalan söyleyeyim benim kızımda senin oğlana aşıktı, isteseydiniz vermeye hazırdık...
Annem bunu büyük bir vicdani rahatsızlıkla anlattı tabi. Benden helallik istedi. Tabi ki helallik verdim. Annem kendince doğru yaptığına inanmış, olan olmuş, giden gitmişti...
Bunu niye anlattım?
-Seküler yaşam tarzı iliklerimize kadar sinmiş. Eş arayan kadın ve erkekler, sevgiyi değil görselliği arıyor. Duygular yerini anlık zevklere, sapkın ilişkilere bırakmış. Mutluluğu anlık şeylerde arayan bir nesle dönüştü insanlık. Oysa hayatı güzel yapan maddi zenginlik ve satın alınabilen zevkler değildir her zaman!
Geçmişte aşklar masumdu. Seven erkek ve kadınların aklına ilk gelen şey hayvani dürtüleri değildi. Sevdiğiyle evlenmek, yuva kurmak, birbirine sığınmak, çocuklar büyütmekti..
Temiz duygulardı, vallahi böyleydi biz de!
Ya şimdi?
Hangisini yazayım, hangisini konuşayım.
Hani diyor ya Cem Karaca " Bindik bir alamete, gedeyoz kıyamete"
İnsan paylaştıkça, fedakarlık yaptıkça ve kendi egosundan uzaklaştıkça, yani "Nefsinin ipini elinde tuttuğu ve kanaat odasına sığındığı müddetçe huzur bulur . Gerçek mutluğun şifreleri erdemli bir yaşamın izinde bulunur.
Mutlu olmak her zaman kazanmak ve her istediğin şeye sahip olmak değildir.
Çok uzattım biliyorum. Aslında yazacak şey çok!
Aslında yazacak şey az!
Belki de bir cümleye sığacak...
Umar ve dilerim ki: Yaşananlardan, önce failleri, sonra da biz izleyenler ibret alıp ders çıkartırız.
Üç günlük dünya da hiç kimsenin yarın ne olacağı belli olmaz.
Allah cc, savrulmaktan korusun, ayaklarımızı doğrulukta sabit kılsın, bizi dünyada ve ahirette rezil, rüsvay etmesin. Amin ya muin..