Şehir Masumdur, Çürüme Şahsidir

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Şehir, insanı bozmaz.
Şehir, insanın zaten içinde taşıdığı hakikati hızlandırır, görünür kılar ve kaçınılmaz hale getirir.

Son zamanlarda kamusal alanda dolaşıma giren kimi tartışmalar, ister istemez eski bir kolaycılığı yeniden üretmektedir: Suçu şehre yüklemek. Büyük şehri, kalabalığı, anonimliği, geceyi ve hızlanmış hayatı bir tür günah üretim hattı gibi okumak. Oysa bu yaklaşım, meselenin özünü değil, yalnızca kaçış yolunu tarif eder.

Şehir, ahlaki bir fail değildir.
Fail olan insandır.

Kadim şehir düşüncesinde —ister İslam medeniyet tasavvurunda ister modern sosyolojinin kurucu metinlerinde— şehir, insanı dönüştüren bir özne olarak değil; insanın kendini açığa vurduğu bir tezahür mekânı olarak ele alınır. Şehir, insanın ahlakını üretmez; ahlakı olmayanın perdesini kaldırır.

Bu nedenle şehirle kurulan ilişki, aslında insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin uzantısından ibarettir.

Şehir Bir Bahane Değil, Bir Aynadır

Şehri suçlayan dil, çoğu zaman bireyin sorumluluktan azade kalma arzusunun semantik ifadesidir. “Ben böyle olmak istemezdim ama şehir beni buna sürükledi” cümlesi, modern çağın en konforlu mazeretlerinden biridir. Bu cümle, iradeyi masumlaştırır; mekânı sanık sandalyesine oturtur.

Oysa şehir, insanı sürüklemez.
Şehir, insanın yönünü hızlandırır.

Ahlaki bir omurgaya sahip olan için şehir, bir sınav alanıdır; sınırları zorlayan ama kişiyi inşa eden bir deneyimdir. Ahlaki omurgası çökmüş olan için ise şehir, bir serbest düşüş boşluğuna dönüşür. Burada farkı oluşturan şehir değil, öznenin iç disiplinidir.

Görünürlük, Çürümenin Kendisi Değildir

Bugün bazı davranış biçimleri daha çok konuşuluyorsa, bu ahlaki çözülmenin arttığını değil; saklanamaz hâle geldiğini gösterir. Şehirlerin en rahatsız edici tarafı da budur: Gizlemezler.

Taşra örter, gelenek suskunluk üretir, mahremiyet bastırır. Şehir ise açığa çıkarır. Bu yüzden şehir, yozlaşmanın üreticisi değil; onun ifşa alanıdır. Görünürlük, suçun artışı değil; maskenin düşmesidir.

Şehir bu yönüyle konforlu değil, dürüsttür.
Ve dürüst mekânlar, çoğu zaman sevilmez.

Ahlaki Erozyonun Yanlış Adresi

Ahlaki çözülmeyi şehirle açıklamak, sorunu mekânsallaştırarak bireysel sorumluluğu buharlaştırır. Oysa ahlaki erozyon, mimariyle değil; karakterle ilgilidir, iradeyle ölçülür.

Bir insanın kendini tüketmesi, şehirle açıklanamaz. Bu, ne sokağın genişliğiyle ne ışıkların parlaklığıyla ilgilidir. Bu, daha çok kişinin kendi iç dünyasında yaşadığı yabancılaşma, kendini inkâr ve ölçüsüzlük hâli ile ilgilidir.

Şehir bu süreci başlatmaz.
Şehir sadece durdurmaz.

Şehre Sahip Çıkmak Neyi Savunmaktır?

Şehre sahip çıkmak; onu steril bir masumiyet alanı gibi savunmak değildir. Ama her kötülüğün faili gibi göstermek de değildir. Şehre sahip çıkmak, şehirde insan kalabilme imkânını savunmaktır.

Şehirler kameralarla, yasaklarla, güvenlik bariyerleriyle ayakta kalmaz. Şehirler, ancak kendini denetleyebilen bireylerle yaşanabilir olur. Hukuk düzenler; ama ahlak yoksa hukuk yalnız kalır. Kurallar sınır çizer; ama iç disiplin yoksa o sınırlar aşılır.

Bu yüzden şehir meselesi ahlaki özne meselesidir.

Modern Şehir ve Modern Yanılsama

Modern insan, mekânı suçlayarak kendini aklama eğilimindedir. Bu, bireyin yükünü hafifletir; ama toplumu ağırlaştırır. Çünkü herkes suçsuzsa, kimse sorumlu değildir.

Oysa şehir, insanın yükünü taşımaz.
Şehir, insanın yükünü geri yansıtır.

Bu nedenle büyük şehirler insanı bozmaz; insanın ne olduğunu gösterir. Gücü olanın gücünü, zaafı olanın zaafını, ölçüsü olanın ölçüsünü büyütür.

Sonuç Yerine

Şehir yıkmaz.
Şehir hızlandırır.
Şehir görünür kılar.

İnsanı bitiren şey, şehrin büyüklüğü değil; insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin çökmesidir. Şehri suçlamak kolaydır. Kendini muhasebeye çekmek zordur.

Ama bilinmelidir ki:
Şehir bir bahane değildir.
Şehir bir aynadır.

Ve aynaya bakmayı reddedenler, suçu her zaman mekânda arar.