Anzaklar Çanakkale’deki eşeğe bile madalya takmış, biz Nene Hatun’u dilendirmişiz

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Yakın tarih… Yakan tarih…

Maalesef hakikat böyle…

Nereye baksak bir enkaz yığını ile karşılaşınca feryat ediyoruz:

  • Nerede bu devlet!

Devlet evet ama milletin de ufukta bir nokta kadar kalmış hafızası…

Bizim gibi gönüllü tarihçiler de olmasa akademide üretilen bilgi kapalı kapılar arkasına mahkûm kalacaktı.

Fizik, kimya, tıp gibi tabii (exact) ilimlere ait bilgilerin akademi salonlarında mahsur kalmasını anlayabiliriz ama tarih ve edebiyat gibi bir milletin evlatlarına şahsiyet sahibi olmaları için elzem olan “manevî” disiplinlere ait bilgilerin halka mal olması şarttır. 

Halk da ders kitaplarının boğucu atmosferinden kurtulduktan sonra dipnotlara boğulmuş malumat yüklü makale yahut kitaplardan değil, basit, anlaşılır, net bilgilendirmelerden, onlar da olmazsa kulaktan dolma yorum veya sosyal medyada dolaşan videolardan öğrenir tarihini.

Bu sebepledir ki tarihî bilginin halka mal olması, halkın bilinçlenmesi bakımından olmazsa olmaz şarttır ama bu atıfeti maalesef bugünkü akademiden bekleyemeyiz. Ama öte yandan Sadrazam olan Hüseyin Hilmi Paşa ile Hareket Ordusu Kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’yı karıştıracak kadar avamileşebilen bir İlber Ortaylı’dan da medet umamayız (isteyen internetten 14 Nisan 2025 tarihli Hürriyet gazetesine bakabilir). 

Bunları bir kenara bırakıp biz belgelere eğilelim.

Bakın, eğlenceli bir haber var eski bir Sabah gazetesi nüshasında (20 Mayıs 1997). Haber metnini aşağıya olduğu gibi naklediyorum:

Sabah, 20 Mayıs 1997.

Eşeğe cesaret madalyası

Anzaklar, 82 yıl sonra Çanakkale'de gösterdiği cesaret ve fedakarlıktan dolayı bir eşeğe "madalya" taktı. Avustralya’da her yıl verilen "Mor Haç Ödülü"ne, bu yıl, Çanakkale Savaşı sırasında, Türk keskin nişancılarının ateşi altında Anzac yaralılarını siperlerine taşımakta gösterdiği gayret nedeniyle "Murphy" layık görüldü.

Savaş kahramanı eşek

Murphy, sıhhiye eri John Simpson Kirkpatrick ile birlikte, Avustralya'nın en ünlü savaş kahramanı. Çünkü Kirkpatrick yaralıları eşeklerle taşımayı önermiş. Eşekler de ateş altında gösterdikleri dayanıklılık ve cesaretle Anzac'lar kendilerine hayran bırakmış.

Gelibolu'da bırakmadılar

Öyle ki yenilgiden sonra Gelibolu'dan çekilen Anzac'lar, pek çok arkadaşlarının hayatını kurtaran eşekleri de geride bırakmamışlar. Şimdi Savaş Müzesi'nde bu eşeklerin en ünlüsü olan Murphy'nin heykeli bile yer alıyor.

Gelibolu Yarımadası'nda, Türk keskin nişancılarının kurşunlarıyla vurulan Anzac askerlerini sırtlarında cephe gerisine taşıyan gazi eşeklerden biri olan Murphy, "Mor Haç Ödülü"nü törenle aldı. Ülkesinde bir savaş kahramanı olan Murphy'i özellikle çocuklar çok seviyor.”

Güzel. Avustralyalılar yenildikleri Çanakkale’de bir eşeğe madalya takıp ödül vermiş ve ‘gazi eşek’ Avusturyalı çocukların sevgilisi olmuş. 

Olmayan tarihlerini halkın zihninde böyle vesilelerle oluşturuyor zavallılar deyip geçebilirsiniz Avusturyalılara ama biz koca tarihimizi nasıl katlediyoruz? Burası daha önemli bence.

Şimdilik bu haberi buraya düğümleyip insan, üstelik kadın bir kahramanımıza uzanalım. Biraz da gerilere doğru tabii ki.

Nene Hatun’u dilenmek zorunda bırakanlar utansın

9 Kasım 1877’yi 10 Kasıma bağlayan gece Rus askerleri Erzurum’da girdikleri Aziziye tabyasında neye uğradıklarını şaşırmıştı. Askerleri tepelediklerini zannederken eline silah namına ne geçirdiyse hücum eden halkın Allah Allah nidaları karşısında şaşkınlaşan Ruslar bozguna uğrayıp kaçacak ve bu olay tarihe Aziziye Destanı olarak geçecekti. 

O kutlu sabahın kahramanlarından Nene Hatun 1955 Mayısına kadar yaşamış ve vefatından bir ay önce “Yılın Annesi” seçilmişti (ülkemizde ilk “Yılın Annesi” unvanı ona aittir). 

Küçük çocuğunu emzirip yatağına emanet eden 20’sindeki Nene Hatun, eline balta veya satırı alarak kocası ve diğer Dadaşlarla omuz omuza Aziziye tabyalarını geri almak için canını ortaya koymayı vazife bilmişti. Daha sonra Çanakkale’de şehid düşecek olan evladını değil, namus ve vatanını düşünen bu aziz Türk annesi o gün Rus kurşunuyla ölen öz kardeşinin gözlerini kaparken şu sözleri söylemişti:

-Rahat ölebilirsin. Biz varız!

Lakin Cihan Harbinde üç çocuğunu ve kocasını kaybettikten sonra sefalete duçar olan Hüseyin kızı Nene (Nene öz ismiydi) çaresiz kalınca Cumhurbaşkanı İnönü’ye çektiği hazin telgrafla devrin idarecilerinin kahramanlara nasıl lakayt kaldıklarını gözler önüne sermişti. 

Osmanlı Devleti yıkılıp Cumhuriyet kurulmuş, bu arada yaşı 80’i devirmişti. Yine de ayaktaydı ya, ah bir de fakirlik olmasa. Sonunda dayanamadı, 1943 yılında Aziziye tabyasındaki “silah arkadaşı” Kadir kızı Name ile Cumhurbaşkanına mektup yazarak anlattı içinde bulunduğu acıklı vaziyeti. Bu bir devrin yüz karası mektubu aktarıyorum:

“Bizler, (1)293 Osmanlı-Rus harbinin Erzurum civarında Aziziye tabyasında vuku bulan meşhur savaşın kahramanıyız. O tarihî günde Türk kahramanlık ve hamasetinin sembolü olan bizler, bu çok eski düşmanımızı vatanın harim-i ismetinden sökerek atmış ve göklere kadar çıkan zafer dasitanı yaratmıştık. Bu ulu güne lâyıkı derecede kıymet ve ehemmiyet verildiği halde, maalesef biz canlı timsallerine gereken kadirşinaslık gösterilmiyor. Aziziye zaferi, tarihin pek az kaydettiği bir mucizedir. Bu mucizenin yarattığı varlık sayesindendir ki, vatanımızın en mühim parçası ve Şarkın müstesna bir kilidi mesabesinde bulunan güzel Erzurum’u müstekreh düşmanın mülevves çizmesiyle çiğnenmesinden kurtarmış ve ahlâfa ebedî bir yadigâr bırakmıştır. Bu ölmez zaferin yadigârı bizler, her birerlerimiz 90’ar, 100’er yaşındayız. Hiçbir sığınacak yerimiz ve tutunacak hiçbir desteğimiz yoktur. Belediyenin ayda 4 lira maaştan başka bir şey görmüyoruz. Geçen sene birer meccanî (ücretsiz) ekmek veriyorlardı, bu sene o ekmeğimizi de kestiler. Şimdi aç ve muhtaç bir vaziyetteyiz ve dileniyoruz da… Bizlere icab eden nakdî ve fiilî yardımın yapılarak bu çetin ve acıklı vaziyetten kurtarılmaklığımızı yüksek ve derin saygılarımızla diler ve arz ederiz.”

Dilekçe İnönü tarafından incelenip Başbakanlığa havale edilmişti ama tahmin edileceği gibi bir sonuç çıkmamıştı. Bu sırada İnönü’nün İbrahim Çallı’ya 5 bin lira karşılığında yağlı boya tablosunu yaptırmak gibi “çok hayatî” meşguliyetleri vardı!

 

Nene Hatun’un sefaletini Cumhuriyet de yazmış

 

Öte yandan bu yazışmadan altı yıl önce, 23 Kasım 1937’de Erzurum Milletvekili Pertev Demirhan’ın kaleme alıp CHP Genel Sekreterliği’ne sunduğu raporda aynen şöyle deniliyordu:

Bu ihtiyarların üçü de fakir ve sefalet içindedir. Yaşar 100 yaşına gelmiş olmasına rağmen hala hamallık ederek geçinmektedir. (…) Diğer iki kadın da sakat oğullarıyla bugün çok yokluk içinde imişler. O kahramanlık vakasından bu güne kadar yaşayan bu üç canlı yadigâra hayatlarının şu son senelerinde olsun sefaletten kurtulmak için herhangi bir tertipten, kabilse birer parça maaş bağlanmasını yüksek partimizin mürüvvetinden beklerim. Bu Türk milleti için adeta bir vicdan borcu sayılmalıdır.

1937’den 1943’e kadar bağlanmayan maaşın sonradan bağlandığını sanıyorsanız aldanıyorsunuz. 1925 doğumlu merhum tarihçi Nejat Göyünç küçüklüğünde Nene Hatun’u Erzurum sokaklarında kışlık tezek yapmak için sırtında teneke ile dolaşıp hayvan pisliği toplarken gördüğünü anlatır. 

Sağ kalabilenlere ancak Demokrat Parti devrinde yardımcı olunacak ve Nene Hatun’un 1955 Mayısında ahirete intikaliyle tarihin parlak bir sayfası kapanırken bize de ağır bir dram miras kalacaktır.

Peki aziz vatan uğruna canlarını ortaya koyan kahramanlarımızı avuç açmak zorunda bırakıp yalvartmaktan utandınız mı?

Sözün özü şu: Elalem savaşta bindiği eşeğe madalya takar, biz kahramanlarımızı namerde muhtaç ederdik.

Yakın tarih insanı dert sahibi yapar, bilesiniz.

 

KAYNAK: T.C Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi 120 - 858 -17.