Avrupa’nın güvenlik faturası refah devletini sarsıyor
Avrupa, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurduğu düzenin en ciddi sınavlarından biriyle karşı karşıya. ABD’nin güvenlik şemsiyesini daraltması, yalnızca kıtanın savunma kapasitesini değil, sosyal devlet anlayışını ve merkez siyasetin geleceğini de tartışmaya açıyor. Bu tablonun kazananı ise Avrupa’nın iç çelişkilerini seçmen öfkesine dönüştüren aşırı sağ olabilir.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun 7 Ekim’de Atina’da, Parthenon’un önünde Avrupa’ya “uzun uykusundan uyanma” çağrısı yapması, bu açıdan dikkat çekiciydi. Rubio, kıtanın kaybettiği medeniyet özgüvenini yeniden kazanması gerektiğini savunuyordu. Ancak Avrupa’nın meselesi yalnızca özgüven eksikliği değil. Asıl sorun, onlarca yıldır işleyen siyasi ve ekonomik düzenin dayandığı koşulların değişmesidir.
Güvenlik ile refah arasındaki hassas denge
Avrupa’nın savaş sonrası refah modelini yalnızca Amerikan korumasına bağlamak elbette eksik bir okuma olur. Sosyal devlet, güçlü sendikaların, sınıf mücadelelerinin ve Avrupa’nın kendi siyasi tercihinin de ürünüydü. Ancak ABD’nin üstlendiği güvenlik yükü, Avrupa ülkelerine kaynaklarını sosyal harcamalara yönlendirebilecekleri geniş bir alan açtı.
Şimdi o dönemin şartları ortadan kalkıyor. Rusya-Ukrayna savaşı, Avrupa’nın güvenlik kaygılarını büyütürken Donald Trump yönetiminin savunma yükünün daha fazlasını müttefiklerine bırakma yaklaşımı, kıtayı zor bir tercihle karşı karşıya getiriyor.
Daha fazla savunma harcaması mı, sosyal hakların korunması mı, yoksa bütçe disiplininden taviz verilmesi mi? Avrupa hükümetleri artık bu üç hedefi aynı anda gerçekleştirmekte zorlanıyor.
Almanya borçlanarak savunma ve altyapı yatırımlarına kaynak yaratmaya çalışırken Fransa bütçe baskısı ve siyasi istikrarsızlıkla boğuşuyor. Bazı ülkeler sosyal harcamaları kısmayı, bazıları ise savunma hedeflerini daha esnek yorumlamayı tercih ediyor. Her seçeneğin siyasi bir bedeli var.
Aşırı sağın vaat ettiği kolay çıkış
İşte aşırı sağ tam da bu noktada güç kazanıyor. Merkez partiler seçmene fedakârlık gerektiğini anlatmakta zorlanırken aşırı sağ, faturanın göçmenlere, Brüksel’e ve dış yardımlara kesilebileceğini söylüyor.
Bu yaklaşımın cazibesi açık. Seçmenden daha fazla vergi, daha az sosyal yardım veya daha yüksek savunma harcaması talep etmeden mevcut refahı koruma vaadi sunuluyor. Ancak savunma bütçelerindeki büyük artışların maliyetini yalnızca göçmenlere ayrılan kaynakları ya da dış yardımları keserek karşılamak mümkün değil.
Üstelik aşırı sağın ulusal egemenlik vurgusu, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu ortak savunma politikalarının önünde yeni engeller oluşturabiliyor. Her ülkenin kendi çıkarını öncelediği bir ortamda kıtanın toplam savunma kapasitesini artırmak da zorlaşıyor.
Washington’ın kendi içindeki çelişki
Burada ABD politikasının dikkat çekici bir açmazı ortaya çıkıyor. Washington, Avrupa’nın daha fazla sorumluluk üstlenmesini ve kendi ayakları üzerinde durmasını istiyor. Ancak Trump yönetiminin Avrupa’daki aşırı sağla örtüşen siyasi söylemi, kıta ülkelerini ortak çözümlerden uzaklaştırabilecek bir zemini de güçlendiriyor.
Oysa Avrupa’nın ihtiyacı yalnızca daha fazla silah üretmek veya savunma bütçelerini artırmak değil. Ortak borçlanma, savunma sanayisinde iş birliği ve yükün ülkeler arasında adil paylaşımı da gerekiyor. Bunlar olmadan savunma harcamalarındaki artış, Avrupa’nın iç siyasi gerilimlerini daha da derinleştirebilir.
Avrupa hangi gerçeğe uyanmalı?
Avrupa’nın önündeki asıl tercih, güvenlik ile refah arasında birini feda etmekten ibaret değil. Mesele, değişen uluslararası dengelere uygun yeni bir toplumsal uzlaşma kurabilmek.
Vatandaşlarına neden daha fazla kaynak ayrılması gerektiğini anlatamayan, maliyetleri adil paylaşamayan ve ortak hareket edemeyen hükümetlerin aşırı sağ karşısında direnmesi kolay olmayacak. Çünkü ekonomik kaygılar, güvenlik endişeleriyle birleştiğinde korku siyaseti daha geniş bir seçmen kitlesine ulaşabiliyor.
ABD’nin güvenlik şemsiyesinin daralması, Avrupa için stratejik olgunlaşma fırsatına dönüşebilir. Bunun yolu, ulusal çıkarları ortak sorumlulukla dengelemekten geçiyor. Aksi halde kıta, savunmasını güçlendirmeye çalışırken kendi sosyal devletini zayıflatabilir.
Rubio’nun çağrısındaki temel soru belki de yanlış değil. Avrupa gerçekten uyanmalı. Fakat uyanması gereken gerçek, yalnızca değişen tehditler ve kaybolan medeniyet özgüveni değil. Avrupa, güvenliğin maliyetini artık eskisi gibi başkasına yükleyemeyeceğini ve bu faturayı toplum içinde nasıl paylaşacağının, gelecekte nasıl bir kıta olacağını belirleyeceğini de kabul etmeli.