Üniversitelerin bilim karnesi

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Üniversiteleri yalnızca öğrencilerin diploma aldığı kurumlar olarak görmek, yükseköğretimin asıl işlevini eksik okumak olur.

Üniversitenin gerçek gücü, sınıflarında verdiği eğitimin yanında laboratuvarlarında, kazı alanlarında, araştırma merkezlerinde ve bilim insanlarının yürüttüğü projelerde ortaya çıkar. YÖK’ün bu hafta paylaştığı çalışmalar da Türkiye’de üniversitelerin farklı alanlarda ürettiği bilginin ne kadar geniş bir yelpazeye yayıldığını gösteriyor.

Bilkent Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Şefik Süzer’in vakum ve yüzey bilimi alanındaki çalışmaları bunun önemli örneklerinden biri. Süzer’in, iki yılda bir yalnızca bir bilim insanına verilen 2026 Gaede-Langmuir Ödülü’ne layık görülmesi, Türkiye’de yürütülen temel bilim çalışmalarının uluslararası düzeyde karşılık bulabildiğini ortaya koyuyor.

Ancak üniversitelerin bilimsel üretimi yalnızca uluslararası ödüllerle ölçülmemeli. Koç Üniversitesi ve Sabancı Üniversitesi öncülüğündeki araştırmada ALS’nin gelişim mekanizmasına ilişkin elde edilen bulgular, hastalıkların anlaşılması ve gelecekte yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesi açısından araştırmanın önemini gösteriyor. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta ise bilimsel bulgular ile tedavi arasında mesafe bulunduğu gerçeği. Bilim, hızlı sonuç beklentisinden çok sabır, doğrulama ve süreklilik ister.

Bir başka çalışma ise bizi binlerce yıl öncesine götürüyor. Dokuz Eylül Üniversitesi öncülüğündeki sualtı araştırmalarında MÖ 16. yüzyıla ait kalıntılarla birlikte Minos uygarlığının henüz çözülememiş Linear A yazı sistemine ilişkin sembollere ulaşılması, üniversitelerin yalnızca geleceği değil, geçmişi de aydınlattığını hatırlatıyor.
Sabancı Üniversitesinin 1,5 milyon euroluk ERC Starting Grant desteği alan BIOIONICS projesi ise bilimin günlük hayatla nasıl buluşabileceğinin bir başka örneği. Hücrelerin iyonları seçme mekanizmasından yola çıkılarak suyun tuzdan arındırılmasından enerji depolamaya kadar farklı alanlarda kullanılabilecek teknolojilerin geliştirilmesi hedefleniyor.

Tarım ve sağlık alanındaki çalışmalar da aynı tabloyu tamamlıyor. Büyükbaş hayvanların vücut sıcaklığı, pH değeri, hareketlilik ve geviş getirme gibi göstergelerini anlık takip edecek yerli sensör, üniversite araştırmasının doğrudan üretime dokunan örneklerinden biri. Uluslararası yoğun bakım araştırmasına Türkiye’den sağlanan yüksek sayıdaki hasta verisi ise üniversite hastanelerinin küresel bilimsel araştırmalardaki rolünü ortaya koyuyor.

Bütün bu çalışmalar bize önemli bir gerçeği hatırlatıyor: Üniversitelerin başarısı yalnızca sınav sonuçları, kontenjanlar veya diploma sayılarıyla ölçülemez. Asıl mesele, üniversitenin bilgi üreten, sorun çözen ve ürettiği bilgiyi toplumsal faydaya dönüştüren bir yapıya sahip olmasıdır.
Türkiye’nin yükseköğretimde önümüzdeki dönemde ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur. Daha fazla araştırma, daha güçlü laboratuvarlar, genç bilim insanlarına daha fazla alan ve üniversite-sanayi-toplum arasındaki bağın güçlendirilmesi...

Çünkü güçlü üniversite, yalnızca iyi mezun yetiştiren değil, yeni bir bilgi üreten üniversitedir. Geleceğin Türkiye’sinin en değerli yatırımı da kuşkusuz bu bilgi üretme kapasitesidir.