Yapay zekâ öğrenmeyi hızlandırırken neyi elimizden alıyor?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Çocuğun önüne istediği her bilgiyi saniyeler içinde koyabiliyoruz. Peki gerçekten öğreniyor mu? Eğitimde yapay zekâ tartışmasının asıl düğüm noktası tam da burada.
Dünyanın farklı ülkelerinde çocukların üretken yapay zekâ kullanımına yönelik sınırlamalar gündeme geliyor. New York'ta devlet okullarındaki küçük yaş grupları için kısıtlamalar tartışılırken Norveç ve Çin de yaşa ve eğitim düzeyine göre farklı uygulamalara yöneliyor. Çin'de yapılan geniş kapsamlı bir araştırmanın işaret ettiği sonuç ise dikkat çekici: Yapay zekâ ödev performansını yükseltebilirken uzun vadeli öğrenme üzerinde aynı etkiyi göstermeyebiliyor.
Çünkü öğrenmek, bilgiye ulaşmakla aynı şey değil.
Bir çocuğun bir konuyu öğrenmesi; merak etmesi, araştırması, hata yapması, düşünmesi, bağlantılar kurması ve öğrendiğini kullanmasıyla mümkün. Zihin de tıpkı beden gibi aldığı her şeyi anında sindiremiyor. Bilgiye ulaşmak saniyeler sürebilir ama onu düşünceye ve davranışa dönüştürmek zaman ister.
Bugün yapay zekâ bu sürecin en zahmetli bölümlerini ortadan kaldırıyor. Ödev hazırlanıyor, metin yazılıyor, soru cevaplanıyor, özet çıkarılıyor. Çocuk sonuca ulaşıyor ama o sonuca giden zihinsel yolculuğu yaşamadan...
Burada eğitim dünyasının önündeki asıl risk ortaya çıkıyor: fast-food'un ardından fast-info dönemi.
Kolay tüketilen yiyeceklerin beslenme alışkanlıklarını değiştirmesi gibi, kolay tüketilen bilginin de öğrenme alışkanlıklarını değiştirmesi mümkün. Çocuk çok fazla bilgiye sahip olabilir fakat neyi gerçekten bildiğini, neyi bilmediğini ayırt edemeyebilir.
İşte burada öğretmenin değeri daha da artıyor.
Yapay zekâ kişiselleştirilmiş eğitim sunabilir, öğrencinin seviyesine göre içerik hazırlayabilir ve öğretmenin yükünü azaltabilir. Ancak öğretmen yalnızca bilgi aktaran kişi değildir. Öğrencinin yüzündeki tereddüdü, dikkatindeki dağılmayı, konuyu yanlış anladığı noktayı fark eder. Merakı canlı tutar, tartışma açar, deney yaptırır, öğrenciyi sosyal bir öğrenme ortamının parçası haline getirir.
Dahası, çocuğa yalnızca "ne düşüneceğini" değil, nasıl düşüneceğini öğretir.
Bu nedenle mesele yapay zekâyı sınıftan tamamen çıkarmak ya da sınırsız biçimde içeri almak değildir. Asıl mesele, çocuğun yapay zekâyı kullanan mı, yoksa yapay zekânın ürettiği bilginin pasif tüketicisi mi olacağıdır.
Okulların yeni görevi belki de tam burada başlıyor. Çocuklara yalnızca bilgi vermek değil; bilgiyi seçmeyi, doğrulamayı, sorgulamayı ve gerçek hayatta kullanmayı öğretmek.
Çünkü bugün çocukların yapay zekâya verdiği her soru, yarının yapay zekâ sistemlerini de besliyor. Bu sistemlerin gelecekte topladıkları verilerle insan davranışlarını ne ölçüde şekillendireceğini ise henüz bilmiyoruz.
Dijital çağda çocuklara bırakılabilecek en değerli miras, her sorunun cevabını vermek değil, doğru soruyu sorabilme yeteneğidir.
Ve belki de "bir harf öğretene kırk yıl köle olmak" sözü, yapay zekâ çağında yeniden düşünülmeli. Mesele makineye değil, insanı yetiştiren öğretmene duyulan değeri unutmamak.