VATANLARI KALPLERİNDE DÖNÜYOR GURBETÇİLER!
Tam 46 sene geçmiş üzerinden; lakin hâlâ anlatırken kelimeler boğazını düğümlüyor. Hiç geçmeyecek bir pişmanlık kalmış gurbet elden hediye... Evin tek oğlu Mehmet Ali Almanya’ya gitme hayali ile yanmaktadır. Ne yapıp edip razı eder babasını. Baba naçar, ineğini satıp koyar parasını oğlunun eline ve yolcu eder yaban ellere...
Henüz 2 ay geçmemiştir ki tarihler 30 Ağustos 1980’i gösterdiğinde kalbine derinden bir sızı çöker. Gökler kapanmıştır sanki üzerine... Daha evvel böyle daraltan, sıkan bir his yaşamamıştır. Derken kapı çalar. Memleketten bir telgraf vardır. Gavurca sıralar kadın cümleleri. Tek hatırladığı “Dot” kelimesi.
“Korkulacak bir şey yok. Baban hastalanmış. Köye dönsen iyi olur.”
Artık duramaz oralarda. Hemen atlayıp İstanbul’a gelmesi 12 Eylül’ü bulur. Fuadında binbir endişe;“Oğlu Alim’ine bir şey mi olmuştur yoksa? Yoksa Allah muhafaza...”
Kadim şehre adım attığında ihtilâlin kara bulutları da kalbi gibi memleketinin üstünü kaplamıştır bir kez daha. Aman Ya Rabbi bu nasıl bir karanlık içre karanlıktır...
Ardahan'a gelir. Köyünün yamacına yaklaştığında onu koşarak karşılar Alim’i. Şükreder, öper, koklar... Fakat babacığı geçirdiği kalp krizinden kurtulamamıştır.
“Baba neredesin? Bak oğlun geldi! Bir daha asla seni bırakıp gitmeyecek oralara. Uyan baba n’olur uyan!”
***
Seneler geçer. Bu defa oğlu Alim’inin de kaderinde aynı yolun yolcusu olmak vardır. Vatanına, ana babasına, kardaşlarına veda edip çıkar Almanya yoluna. Neler yaşar; hangi duygularla dolup taşar bilinmez... Fakat gelin 3 nesil sonra şimdi Almanya’daki gurbetçilerin yaşadıklarından bir tutam kızı Esma’dan dinleyelim.
“Türkiye’ye gelirken neler hissediyorsun?” diye soruyorum. Kelimelerle ifade edemiyor.
“Tarifsiz tarifsiz bir sevinç kaplıyor içimizi” diyor.
“Ya dönerken?”
“Ahh halacığım... Bu defa tarif edemeyeceğim kadar büyük bir hüzün...”
Düşünebiliyor musunuz henüz 15 yaşında bu melek-sima; orada doğmuş orada büyümüş; fakat kalbindeki vatanını hiç bırakmamış.
“Kendimi oraya ait hissetmiyorum” diyor. Orada hep “öteki” olmuşlar. Sınıflarındaki arkadaşları, hocaları tarafından örtüsü ve Müslümanlığından ötürü dışlanmamış hiç. Fakat bir defasında ablasıyla bir alışveriş merkezine kötü sözlere maruz kalmış. O günü hiç unutamıyor.
“Çoğu defa sorguluyorum” diyor; “biz neden buradayız?”
Sonunda aradığı kalp titreten cevabı bulmuş;
“İslam’ı burada temsil etmek, buraya da yaymak için.”
***
Bayrak yok! Ezan sesi yok! Sevimsiz çan seslerine maruz kalıyor kulakları.
Sivil toplum kuruluşlarının açtığı dernek binalarında toplanıyorlar. Babasının teşbihiyle onları tufandan koruyacak “Nuh’un Gemisi” camilere koşuyorlar. Ama öyle bildiğimiz, minarelerinden ezan okunan cami değil. Minare de yok ezan da. Temsili olarak minare şekli eklenmiş binaya, ona bile tahammül edemeyip yıktırmışlar.
Hizmetleri takdire şayan. Her hafta yalnız Müslümanlara değil; Almanlara da sohbet veriliyor. İcra edilen tebliğ faaliyetleriyle birçok kişi şehadete ermiş. Anne babası dindar bir Hristiyan kızın İslam’la müşerref olmasına göz yaşlarıyla şahitlik etmişler.
Ramazan heyecanını da burada hep birlikte yaşıyorlar. Büyük iftar sofralarında buluşuyor; dualar edip kucaklaşıyorlar. Gönülleri gibi herkese açık bu sofralardan gayrimüslimler de nasipleniyor...
Okullarından çıkıp burada hafızlık kursuna devam ediyor Esma ve arkadaşları.
Bu her biri nilüfer çiçeği müstakbel İslam sancaktarları dualarınızı beklerken onlara veda eden anacığım arkalarından bakıyor gözleri yaşlı...
“Gittiler
Bana dünyam
Birdenbire boş geldi.
Seçilmiş oldu eşyam. Odalarım loş geldi...” diyor elleri bağlı…