Netanyahu’nun seçim denkleminde Türkiye neden bu kadar büyüdü?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

İsrail siyasetinde ilginç bir dönemden geçiliyor.

Binyamin Netanyahu, yıllardır kendisini İsrail seçmenine “güvenliğin garantisi” olarak sunuyor. Siyasi kariyerinin en güçlü dayanağı da bu oldu. Güvenlik tehdidi varsa Netanyahu’nun güçlü liderliğine ihtiyaç olduğu fikrini sürekli diri tuttu.

Fakat şimdi bu denklemde bir değişiklik meydana geliyor.

Savaşların sayısı artıyor, cepheler genişliyor, fakat Netanyahu’nun siyasi zemini aynı ölçüde güçlenmiyor.

Tam tersine, kamuoyu araştırmaları Likud’un gerilediğine, Netanyahu’nun mevcut koalisyon ortaklarıyla birlikte hükümet kurmak için gerekli çoğunluktan uzaklaştığına işaret ediyor.

İşte tam bu noktada Türkiye sahneye çıkıyor.

Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor: Netanyahu’nun seçim kampanyasında Türkiye neden bu kadar önemli hale geldi?

Savaş siyasetinin sınırına gelindiğinde

Netanyahu’nun siyasi kariyerine baktığımızda önemli bir tablo görüyoruz.

Gazze savaşı…

Lübnan…

İran…

Suriye…

Yemen…

Katar…

İsrail’in güvenlik politikası giderek daha geniş bir coğrafyaya yayıldı.

Bunun Netanyahu açısından siyasi bir mantığı vardı.

İsrail toplumunda güvenlik kaygısı ne kadar yükselirse, “tecrübeli ve güçlü lider” imajının da o kadar değer kazanacağı varsayılıyordu.

Fakat bir noktadan sonra bu yöntem ters tepebilir.

Çünkü seçmen bir ülkenin güvenliğini yalnızca kaç cephede savaşıldığı üzerinden değerlendirmez.

Savaşın nereye götürdüğünü de sorar.

Özellikle ABD’nin devreye girmesiyle İran ve Lübnan dosyalarında Netanyahu’nun geri adım atmak zorunda kalması, içeride “güçlü lider” anlatısının sorgulanmasına yol açmış görünüyor.

İşte Türkiye karşıtlığının yükselişini bu siyasi zeminde okumak gerekiyor.

Türkiye artık İsrail açısından başka bir kategori

Asıl dikkat çekici nokta burada.

İsrailli bazı siyasetçilerin açıklamalarına baktığınızda Türkiye’nin artık yalnızca bölgesel bir ülke olarak değerlendirilmediğini görüyorsunuz.

Türkiye, Suriye denklemindeki etkisi…

Körfez ülkeleriyle ilişkileri…

Pakistan ile savunma işbirliği…

Filistin meselesindeki siyasi tutumu…

ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bölgesel krizlerde ortaya koyduğu diplomatik çizgi nedeniyle İsrail güvenlik hesaplarının merkezine doğru taşınıyor.

Bu durum aslında Türkiye açısından önemli bir gerçeği gösteriyor.

Ankara’nın bölgedeki ağırlığı arttıkça, Türkiye’yi dikkate almadan Ortadoğu için hesap yapmak zorlaşıyor.

İsrail açısından rahatsız edici olan da tam olarak bu olabilir.

Çünkü uzun yıllar boyunca Ortadoğu’daki güvenlik mimarisinin önemli unsurlarından biri İsrail’in askeri üstünlüğüydü.

Şimdi ise karşısında yalnızca askeri kapasitesi yüksek bir Türkiye bulunmuyor.

Diplomatik ağırlığı artan, Suriye sahasında doğrudan çıkarları bulunan, Körfez ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren ve Filistin meselesinde siyasi ağırlık koyan bir Türkiye var.

Erdoğan faktörü

Netanyahu cephesinden gelen Türkiye karşıtı açıklamaların önemli bir bölümünün doğrudan Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hedef alması da tesadüf değil.

Çünkü burada iki farklı siyasi yaklaşım karşı karşıya geliyor.

Netanyahu’nun siyasetinde güvenlik meselesi çoğu zaman askeri güç üzerinden tanımlanıyor.

Erdoğan’ın dış politika yaklaşımında ise askeri kapasitenin yanında diplomasi, ekonomik ilişkiler, bölgesel ittifaklar ve siyasi meşruiyet de önemli araçlar olarak kullanılıyor.

Türkiye’nin son yıllarda Ortadoğu’da izlediği çizginin temel özelliği de burada.

Ankara yalnızca olaylara tepki veren bir başkent olmaktan çıkıp, bölgesel denklemin kurulmasında söz sahibi olmaya çalışıyor.

Suriye bunun en açık örneklerinden biri.

Suriye’de Türkiye’nin güvenlik çıkarları söz konusu olduğunda Ankara’nın bunu görmezden gelmesi zaten mümkün değil.

Dolayısıyla İsrail’in Suriye sahasında Türkiye’nin çıkar alanlarına yaklaşması, ister istemez iki ülke arasında yeni bir güvenlik denklemine yol açıyor.

Fakat Netanyahu’nun bir hesabı daha olabilir

Burada Netanyahu açısından iç siyaseti gözden kaçırmamak gerekiyor.

Bir lider dışarıda yaşanan bir güvenlik krizini içeride siyasi avantaja dönüştürmek isteyebilir.

Özellikle seçim yaklaşırken…

Ve kamuoyu araştırmaları iktidar açısından parlak bir tablo göstermiyorsa…

Yeni bir güvenlik tehdidinin gündeme taşınması siyasi olarak cazip hale gelebilir.

İsrail’de Netanyahu’ya yönelik muhalif açıklamalarda da bu ihtimalin dile getirilmesi dikkat çekici.

Yani Türkiye’nin bir anda İsrail siyasetinde bu kadar görünür hale gelmesi yalnızca dış politika meselesi olmayabilir.

İç siyasi hesapların da payı bulunabilir.

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu:

Türkiye’nin İsrail iç siyasetinde bir seçim malzemesine dönüştürülmesine Ankara’nın aynı yöntemle karşılık vermesi gerekmiyor.

Tam tersine Türkiye’nin avantajı, daha büyük bir perspektife sahip olabilmesidir.

Ankara’nın soğukkanlılığı

Türkiye’nin önündeki en önemli fırsat belki de burada.

Ortadoğu'da herkes birbirinin söylemine cevap verirken Ankara'nın daha uzun vadeli bir perspektifi koruması.

Çünkü Türkiye'nin bölgesel gücü yalnızca askeri kapasitesinden kaynaklanmıyor.

Türkiye’nin nüfusu…

Ekonomisi…

Savunma sanayii…

Coğrafi konumu…

NATO üyeliği…

Rusya, Körfez ülkeleri, Türk dünyası ve Avrupa ile kurduğu çok yönlü ilişkiler…

Ve en önemlisi, kriz yaşayan taraflarla konuşabilme kapasitesi…

Bütün bunlar Türkiye’yi farklı bir konuma getiriyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dış politikada son yıllarda üzerinde durduğu “Türkiye’nin merkez ülke olması” yaklaşımının değeri de burada ortaya çıkıyor.

Bir ülkenin merkez ülke olması, her krizde taraf olması anlamına gelmez.

Tam tersine.

Bazen en büyük güç, krizin içine çekilmemeyi başarabilmektir.

İsrail’in Türkiye korkusu mu, Türkiye gerçeği mi?

İsrail'den gelen açıklamalara bakıldığında “Türkiye tehdidi” söyleminin giderek daha fazla kullanıldığını görüyoruz.

Ancak burada daha soğukkanlı bir değerlendirmeye ihtiyaç var.

Türkiye’nin Suriye’de güvenlik çıkarlarının bulunması başka bir şeydir.

Türkiye ile İsrail arasında doğrudan bir savaş ihtimalinin siyasi kampanya malzemesi haline getirilmesi başka bir şey.

İkisini birbirine karıştırmamak gerekiyor.

Ankara’nın Suriye’deki gelişmeleri yakından takip etmesi doğaldır.

İsrail’in de kendi güvenlik çıkarlarını gözetmesi anlaşılabilir.

Fakat iki ülke arasındaki farklılıkların doğrudan çatışmaya dönüştürülmesi, yalnızca Türkiye ve İsrail açısından değil, bütün bölge açısından ağır sonuçlar doğurabilir.

Bu nedenle Türkiye’nin önceliği caydırıcılığını korurken diplomatik alanını da genişletmek olmalıdır.

Netanyahu’nun asıl yanılgısı

Netanyahu açısından Türkiye karşıtlığının kısa vadede siyasi bir karşılığı olabilir.

Fakat uzun vadede bunun İsrail’in güvenlik sorunlarını çözmesi kolay görünmüyor.

Çünkü Türkiye, İsrail’in karşısına çıkarılabilecek geçici bir seçim kampanyası başlığı değildir.

Türkiye, 85 milyonluk nüfusu, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayii, NATO üyeliği ve bölgesel diplomatik ilişkileriyle Ortadoğu'nun temel aktörlerinden biridir.

Dahası Türkiye'nin Suriye'de doğrudan güvenlik çıkarları bulunmaktadır.

Dolayısıyla Ankara'yı bir seçim kampanyasının kullanışlı “dış düşmanı” haline getirmeye çalışmak, belki İsrail iç siyasetinde birkaç puan kazandırabilir.

Ama bölgesel gerçekliği değiştirmez.

Türkiye’nin yapması gereken

Türkiye açısından doğru politika, Netanyahu’nun seçim hesabının parçası olmamak.

Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunmak.

Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını net biçimde ortaya koymak.

Gerektiğinde caydırıcılığı göstermek.

Ama diplomasi kapısını da açık tutmak.

Çünkü Ortadoğu'nun ihtiyacı yeni bir savaş değil, yeni bir güvenlik düzenidir.

Türkiye’nin son dönemde savunduğu bölgesel işbirliği perspektifi de tam burada anlam kazanıyor.

Kudüs meselesinden Suriye’ye, Gazze’den Lübnan’a kadar uzanan krizler askeri yöntemlerle çözülemiyor.

Büyük güçlerin rekabeti, bölgesel aktörlerin güvenlik kaygıları ve Filistin meselesi aynı denklemde duruyor.

Bu denklemde Türkiye’nin yapabileceği en değerli şey, kendi ağırlığını koruyarak bölgesel barışın kurulabileceği zemini genişletmek.

Netanyahu’nun Türkiye karşıtlığını seçim kampanyasının önemli unsurlarından biri haline getirmesi, aslında Türkiye açısından başka bir gerçeği de ortaya koyuyor:

Ankara artık Ortadoğu’daki hesapların kenarında duran bir ülke değil.

Türkiye’nin nerede durduğu, ne yaptığı ve hangi ittifakları kurduğu bölgesel dengeleri doğrudan etkiliyor.

Belki de Netanyahu’nun Türkiye’ye yönelik sertleşen söylemlerinin en dikkat çekici tarafı budur.

Türkiye karşıtlığıyla oy arayan İsrail siyasetinin görmek istemediği gerçek şu: Türkiye artık Ortadoğu’da kendisine biçilen rolü kabul eden değil, bölgesel denklemin nasıl kurulacağı konusunda söz söyleyen bir ülkedir.

Ve Ankara’nın asıl gücü, bu ağırlığı kullanırken savaşa değil diplomasiye yaslanabilmesidir.