Bahçeli’nin 7 maddelik önerisi
Ortadoğu’da artık “bir ateşkes daha” cümlesinin hiçbir heyecan uyandırmadığı bir dönemdeyiz.
Çünkü mesele yalnızca silahların susması değil.
Mesele, silahların neden yeniden ateşlendiği.
Mesele, her ateşkesin neden biraz sonra bozulduğu.
Mesele, İsrail’in bölgedeki saldırgan, soykırımcı ve terörist eylemleri artık tek tek ülkelerin güvenlik meselesi olmaktan çıkıp bütün Ortadoğu’nun güvenlik mimarisini tehdit eder hale gelmesi.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin İsrail’in Suriye’ye yönelik saldırısı üzerinden yaptığı değerlendirmeyi bu çerçevede okumak gerekiyor.
Bahçeli, saldırıyı “hukuka, barışa ve bölgesel huzura yönelik kabul edilemez bir saldırı” olarak nitelendiriyor.
Buraya kadar alışıldık bir siyasi açıklama denilebilir.
Fakat asıl dikkat çekici olan, açıklamanın devamında geliyor.
Bahçeli, yalnızca “İsrail saldırmasın” demiyor.
Bir güvenlik mimarisi öneriyor.
Hem de yedi maddelik bir mimari.
Bu, üzerinde özellikle durulması gereken bir durum.
Çünkü Ortadoğu’nun temel sorunu artık yalnızca savaşların çıkması değil.
Savaşları önleyecek, çıktığında kontrol edecek ve bittiğinde kalıcı barışı sağlayacak mekanizmaların bulunmaması.
Bahçeli’nin önerisinin kilit kelimesi: mimari
Bahçeli’nin ilk önerisi “Kudüs Paktı.”
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturacağı bir çekirdek yapının zamanla genişletilmesi ve İsrail saldırganlığının hedefindeki ülkeleri de kapsayacak bir savunma işbirliğine dönüştürülmesi öneriliyor.
Daha da önemlisi bunun “İslam Barış Gücü”ne evrilmesi fikri ortaya konuyor.
Bu önerinin en tartışmalı tarafı da burası.
Çünkü Ortadoğu’da “ortak güvenlik” denildiğinde akla hemen askeri ittifaklar geliyor.
Oysa Bahçeli’nin tarif ettiği model, yalnızca askeri bir refleks değil; egemenlik haklarının korunmasını ve ortak güvenlik anlayışının kurumsallaşmasını hedefliyor.
Başka bir ifadeyle:
“Bir ülkeye saldırıldığında hepimiz mi susacağız, yoksa ortak bir güvenlik mekanizmamız mı olacak?”
Sorusu ortaya konuluyor.
ABD, Rusya, Çin ve Avrupa aynı masada
İkinci öneri daha da iddialı.
ABD, Rusya, Çin ve Avrupa Birliği’nin içinde bulunacağı bir “Ortadoğu Barış Koalisyonu/Konseyi”.
Bu önerinin kolay olmadığını söylemeye gerek yok.
Washington ile Moskova’nın aynı masada oturmasının ne kadar zor olduğunu zaten biliyoruz.
Washington ile Pekin arasındaki rekabet de ortada.
Avrupa Birliği’nin kendi içindeki görüş ayrılıkları da cabası.
Fakat tam da bu nedenle önerinin üzerinde düşünmeye değer bir tarafı var.
Ortadoğu’daki krizlerin hiçbirinin artık yalnızca Ortadoğu ülkeleri tarafından çözülemeyeceği gerçeği.
Dünyanın büyük güçleri bu coğrafyanın denklemindeyse, barış masasının dışında kalmaları da mümkün değil.
Türkiye masanın kurucusu olabilir mi?
Bahçeli’nin üçüncü maddesinde Türkiye’ye özel bir rol biçiliyor.
Birleşmiş Milletler himayesinde, Ortadoğu Barış Koalisyonu/Konseyi ile temas halinde olacak bir “Ortadoğu Güvenlik ve Barış Konferansı” öneriliyor.
Burada Türkiye’nin rolü kritik.
Çünkü Türkiye, aynı anda hem bölge ülkeleriyle konuşabilen hem Batı ile diplomatik kanalları bulunan hem de Rusya ve diğer aktörlerle temas kurabilen az sayıdaki ülkeden biri.
Türkiye’nin asıl gücü belki de tam burada.
Herkesin dostu olmak değil.
Herkesle konuşabilmek.
Ortadoğu’da barış için bundan daha değerli bir diplomatik kapasite olabilir mi?
“Ankara Deklarasyonu” önerisi
Dördüncü madde ise doğrudan Türkiye’nin pozisyonuna ilişkin.
Bahçeli, bölgesel güvenlik anlayışının temel ilkelerini ortaya koyacak bir “Ankara Deklarasyonu” öneriyor.
Bu, aslında Türkiye’nin Ortadoğu denklemindeki pozisyonunu daha açık ve kurumsal hale getirme çağrısı.
Ancak burada çok hassas bir denge var.
Türkiye bir yandan İsrail’den gelebilecek saldırılara karşı caydırıcılığını ortaya koyarken diğer yandan İsrail yönetiminin politikaları ile Yahudileri birbirinden ayıran dili de korumalı.
Bahçeli’nin açıklamasında bu ayrım özellikle dikkat çekiyor.
Bu ayrım önemli.
Çünkü Ortadoğu’daki siyasi ve askeri gerilim, toplumlar ve inançlar arasında bir düşmanlığa dönüştürülmemeli.
Devletlerin politikaları eleştirilebilir.
Hatta çok sert biçimde eleştirilebilir.
Ama bu eleştiri bir halkın tamamına yöneltilmemeli.
Ateşkesin hakemi kim olacak?
Beşinci madde, bugüne kadar yaşananların belki de en önemli dersine işaret ediyor.
Ateşkes kendi başına yetmiyor.
Ateşkesi denetleyecek bir mekanizma gerekiyor.
Bahçeli bunun için Birleşmiş Milletler çatısı altında “Uluslararası Ateşkes Gözlem Misyonu” kurulmasını öneriyor.
Ateşkes ihlallerini kaydedecek.
İnsani yardım koridorlarını denetleyecek.
Sivillerin korunmasını izleyecek.
Ve bunları uluslararası kamuoyuna raporlayacak.
Kulağa teknik bir öneri gibi geliyor.
Ama aslında çok siyasi bir mesele.
Çünkü sahada herkes kendi hikâyesini anlatıyor.
Bir taraf “saldırıya uğradım” diyor.
Diğer taraf “kendimi savundum” diyor.
Gerçeğin ortak bir mekanizma tarafından tespit edilmesi, barışın en temel şartlarından biri.
Diplomasiyi kişilere değil kurumlara bağlamak
Altıncı öneri de önemli.
“Uluslararası Arabuluculuk Temas Grubu.”
Bahçeli burada münferit ülkelerin girişimleri yerine kurumsallaşmış, çok taraflı bir yapı öneriyor.
Çünkü Ortadoğu’da zaman zaman bir ülkenin lideri devreye giriyor.
Telefon diplomasisi yapılıyor.
Bir toplantı düzenleniyor.
Bir ateşkes açıklanıyor.
Sonra…
Herkes kendi gündemine dönüyor.
Ve kriz yeniden başlıyor.
Bahçeli’nin önerisinin dikkat çekici tarafı, diplomasiyi kişilerden bağımsızlaştırmak.
Yani “Kim iktidarda?” sorusundan ziyade “Hangi mekanizma çalışıyor?” sorusuna cevap aramak.
Bu, sürdürülebilir diplomasi açısından önemli.
“İsrail’in çevrelenmesi” ne anlama geliyor?
Yedinci madde ise en sert öneriyi içeriyor.
“Barış için İsrail’in Çevrelenmesi.”
Buradaki çevreleme askeri bir kuşatma olarak değil, siyasi ve ekonomik baskının artırılması, caydırıcılığın güçlendirilmesi ve buna karşılık barış yönünde adım atılması halinde teşvik mekanizmalarının devreye sokulması şeklinde tarif ediliyor.
Yani yalnızca sopa değil.
Havuç da var.
İsrail ateşkesi kalıcı hale getirirse…
Yayılmacı politikalarını durdurursa…
Yerleşim faaliyetlerine son verirse…
Müzakere masasına dönerse…
Uluslararası hukuka uyarsa…
Diplomatik ve ekonomik teşvikler devreye girecek.
Bu yaklaşımın mantığı basit:
Sadece cezalandırarak değil, davranış değişikliğini ödüllendirerek sonuç almak.
Peki bütün bunlar uygulanabilir mi?
İşte asıl soru bu.
Çünkü Ortadoğu’da öneri eksikliği yok.
Eksik olan, önerileri hayata geçirecek siyasi irade.
Bahçeli’nin yedi maddesi, tam da bu nedenle sadece İsrail’e yönelik bir tepki metni olarak okunmamalı.
Daha geniş bir iddia taşıyor.
Ortadoğu’da yeni bir güvenlik mimarisi kurulabilir mi?
İslam ülkeleri ortak güvenlik konusunda birlikte hareket edebilir mi?
Büyük güçler aynı masada buluşturulabilir mi?
Birleşmiş Milletler yeniden etkin bir aktör haline getirilebilir mi?
Türkiye böyle bir mimarinin kurucu ülkelerinden biri olabilir mi?
Bunların tamamının cevabı bugün için belirsiz.
Fakat bir gerçek artık çok açık:
Ortadoğu’da eski yöntemlerle yeni sonuçlar alınamıyor.
Her saldırıdan sonra kınama…
Her savaşın ardından ateşkes…
Her ateşkesin ardından yeni bir saldırı…
Sonra yeniden kınama…
Bu döngü kırılmadıkça Ortadoğu’nun kaderi değişmeyecek.
Bahçeli’nin önerilerinin en önemli tarafı belki de burada.
İlk kez “Bir sonraki saldırıyı nasıl önleriz?” sorusunun ötesine geçip “Bölgede nasıl bir güvenlik sistemi kurarız?” sorusunu ortaya koyuyor.
Ve bana kalırsa asıl tartışılması gereken de bu.
Çünkü Ortadoğu’nun artık bir ateşkesten daha fazlasına ihtiyacı var.
Bir güvenlik mimarisine…
Bir diplomasi mimarisine…
Ve nihayetinde kalıcı bir barış mimarisine ihtiyacı var.
1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız ve egemen bir Filistin devletinin kurulması da bu tablonun merkezinde duruyor.
Ortadoğu’da gerçek barışın yolu, taraflardan birinin diğerini yenmesinden değil, savaşmayı gereksiz hale getirecek bir düzen kurulmasından geçiyor.
Belki de artık sorulması gereken soru şu:
Ortadoğu’da yeni bir savaş nasıl önlenir?
Değil.
Ortadoğu’da yeni bir savaşın çıkmasını imkânsızlaştıracak düzen nasıl kurulur?
Bahçeli’nin yedi maddelik önerisi, tartışmayı tam olarak bu noktaya taşıyor.