AK Parti 25 yaşında! Asıl hikâye şimdi başlıyor

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

14 Ağustos 2001...

Türk siyasetinde yeni bir partinin kuruluş tarihi olmanın ötesinde, Türkiye’nin eski siyaset düzeninden yeni bir döneme geçişinin başlangıcı.

AK Parti bugün 25 yaşında. Fakat AK Parti’nin hikâyesini yalnızca bir siyasi partinin kuruluşundan bugüne uzanan başarı veya başarısızlık tablosu olarak okumak eksik kalır.

Çünkü AK Parti’nin 25 yılı aynı zamanda Türkiye’nin son çeyrek asırdaki dönüşümünün hikâyesidir.

AK Parti, Türkiye’nin ekonomik krizlerle sarsıldığı, siyasete güvenin dibe vurduğu, yolsuzluk ve bürokratik vesayetin toplumda ciddi bir bıkkınlık oluşturduğu bir dönemde ortaya çıktı.

Kurulduğunda Türkiye’nin 39. partisiydi.

Ama 14 ay sonra iktidardaydı.

Asıl soru şu:

Bir siyasi parti nasıl oldu da kuruluşundan yalnızca 14 ay sonra Türkiye’nin yönetimini devraldı?

Bunun cevabı sadece Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi liderliğinde aranamaz.

Erdoğan elbette bu hikâyenin merkezindeki isimdi. Ancak onu iktidara taşıyan çok daha geniş bir toplumsal dalga vardı.

Sandıktan önce toplum değişti

AK Parti’nin doğduğu Türkiye, eski siyaset düzeninden yorulmuştu.

İki büyük ekonomik kriz yaşanmıştı. Merkez sağ ve merkez sol partiler toplumdaki karşılığını büyük ölçüde kaybetmişti. Siyaset, kendisini yenilemekte zorlanıyordu.

Bürokratik vesayet ise siyaset üzerindeki ağırlığını koruyordu.

Tam bu ortamda yeni bir toplumsal kesim yükseliyordu:

Anadolu sermayesi, üretici orta sınıf, yeni girişimciler ve siyasette daha fazla söz sahibi olmak isteyen geniş muhafazakâr kitleler...

AK Parti biraz da bu değişimin siyasal adresi oldu.

Bu nedenle AK Parti’yi sadece Milli Görüş geleneğinin devamı olarak okumak yeterli değildir.

AK Parti, o gelenekten gelen kadroların yanı sıra merkez siyasetten kopan isimleri, farklı toplumsal kesimleri ve değişim talebini aynı çatı altında buluşturdu.

Bu da AK Parti’yi kuruluşundan itibaren klasik bir siyasi parti olmaktan çıkardı.

“Muhafazakâr demokrat” tanımı neden önemliydi?

AK Parti’nin kuruluşunda yaptığı en kritik siyasi hamlelerden biri kendisini “muhafazakâr demokrat” olarak tanımlamasıydı.

Bu tanım, hem Türkiye’ye hem de dünyaya verilen bir mesajdı.

Mesaj şuydu:

“Biz demokratik sistemin içinde siyaset yapacağız.”

AK Parti’nin ilk dönemindeki reformcu çizgisini anlamak açısından bu tercih önemlidir.

Avrupa Birliği reformlarından demokratikleşme adımlarına, ekonomik dönüşümden vesayetle mücadeleye kadar atılan adımların arkasında bu siyasal yönelim vardı.

AK Parti ilk yıllarında krizleri tırmandırmak yerine adım adım ilerleyen bir siyaset izledi.

Bu yaklaşım, bir taraftan Erdoğan’ın siyasi pragmatizmini, diğer taraftan AK Parti’nin dayandığı toplumsal tabanın karakterini yansıtıyordu.

Muhafazakâr ama değişim isteyen...

Geleneklerine bağlı ama ekonomik olarak büyümek isteyen...

Devletle kavga etmekten ziyade devletin kendisine eşit mesafede durmasını isteyen bir toplum kesimi.

Asıl mesele merkez ve çevre mücadelesiydi

AK Parti’nin 25 yıllık hikâyesini anlamak için Türkiye’nin daha eski siyasi tarihine bakmak gerekiyor.

Şerif Mardin’in merkez-çevre ayrımı üzerinden okuduğu siyasi mücadele, Türkiye’de Demokrat Parti’den ANAP’a, oradan AK Parti’ye uzanan bir çizgide farklı biçimlerde devam etti.

Mesele yalnızca sağ-sol ayrımı değildi.

Daha derinde, devletin imkânlarına ve karar mekanizmalarına kimlerin ne ölçüde erişebileceği sorusu vardı.

AK Parti, kendisini bu tarihsel mücadelede “çevre”nin temsilcisi olarak konumlandırdı.

Anadolu’nun yükselen sermayesi, muhafazakâr seçmen, şehirlerin kenar mahallelerinden merkeze doğru ilerleyen yeni orta sınıf...

AK Parti’nin asıl gücü, bu kesimlerin taleplerini tek bir siyasi programda buluşturabilmesiydi.

Bu nedenle AK Parti’ye yönelik engelleme girişimleri de sadece bir partiye yönelik siyasi mücadele olarak görülmedi.

2002 seçimleri öncesinde Erdoğan’ın milletvekili olamaması, partinin kapatılma ihtimali ve iktidara gelmesinin engellenebileceğine ilişkin tartışmalar yaşandı.

Fakat bütün bunlara rağmen sandık başka bir cevap verdi.

3 Kasım 2002’de AK Parti yüzde 34 oyla tek başına iktidara geldi.

Türkiye, siyasi mühendisliğin değil sandığın belirleyici olduğu yeni bir döneme girdi.

Erdoğan faktörü

AK Parti’nin 25 yılını Erdoğan’dan bağımsız değerlendirmek mümkün değil.

Hatta mümkün değildir.

Çünkü Erdoğan, AK Parti’nin sadece genel başkanı olmadı.

Partinin siyasi kimliğinin, seçmenle kurduğu ilişkinin ve krizler karşısındaki reflekslerinin de belirleyici aktörü oldu.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

AK Parti Erdoğan sayesinde büyüdü.

Fakat Erdoğan da AK Parti sayesinde Türkiye siyasetinde 25 yıllık kesintisiz bir siyasi hareketin lideri olabildi.

Bu karşılıklı ilişki, Türk siyasetinde çok az partiye nasip olan bir siyasi süreklilik yarattı.

AK Parti’nin en büyük siyasi başarısı belki de burada yatıyor:

Türkiye’de siyasi partilerin ortalama ömrünün kısa olduğu bir sistemde 25 yıl boyunca iktidar mücadelesinin merkezinde kalabilmek.

Vesayetten stratejik özerkliğe

AK Parti döneminin Türkiye açısından en önemli sonuçlarından biri, devlet içindeki vesayetçi yapının geriletilmesi oldu.

27 Mayıs 1960 darbesiyle başlayan ve farklı biçimlerde devam eden darbe ve vesayet geleneği, AK Parti döneminde ciddi bir kırılma yaşadı.

15 Temmuz 2016 ise bu mücadelenin en kritik eşiklerinden biri oldu.

Türkiye, seçilmiş siyasi iradenin devlet yönetimindeki belirleyiciliğini korudu.

Bugün gelinen noktada savunma sanayii, istihbarat kapasitesi, enerji politikaları ve dış politikada daha bağımsız hareket etme arayışı, Türkiye’nin eski Türkiye’den farklı bir noktaya geldiğini gösteriyor.

Burada AK Parti’nin 25 yıllık iktidarının en önemli sonuçlarından biri ortaya çıkıyor:

Türkiye artık kendi güvenlik ve dış politika ihtiyaçlarını daha fazla kendi kapasitesiyle karşılamaya çalışan bir ülke.

Savunma sanayiindeki yerlileşme bunun en görünür örneklerinden biri.

Türkiye de AK Parti de aynı süreçte değişti

Fakat burada gözden kaçırılmaması gereken bir gerçek var.

AK Parti 2001’deki AK Parti değil.

Türkiye de 2001’deki Türkiye değil.

Dünya da 2001’deki dünya değil.

AK Parti’nin 25 yıllık siyasi hikâyesi aslında bu üç değişimin kesişim noktasında okunmalı.

2000’lerin başında Avrupa Birliği üyeliği ve demokratikleşme Türkiye’nin ana gündemlerinden biriydi.

Bugün ise güvenlik, savunma sanayii, enerji, bölgesel güç dengeleri, göç, terörle mücadele ve stratejik özerklik çok daha belirleyici.

Dolayısıyla AK Parti’nin siyasi refleksleri de zaman içerisinde değişti.

Birinci döneminde reform ve demokratikleşme ağırlıklı bir siyasi dil öne çıkarken, sonraki yıllarda güvenlik ve devlet kapasitesi daha fazla önem kazandı.

Bunun temel nedeni yalnızca AK Parti’nin değişmesi değildi.

Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı tehditler de değişmişti.

Arap Baharı, Suriye savaşı, terör örgütlerinin Türkiye’ye yönelik tehdidi, 15 Temmuz ve küresel güç mücadelesi Ankara’nın önceliklerini yeniden şekillendirdi.

25 yılın sonunda geriye ne kalıyor?

AK Parti’nin 25 yılına yalnızca “başardı” veya “başaramadı” şeklinde bakmak siyasetin doğasına haksızlık olur.

25 yıl, bir siyasi hareket için başlı başına tarihsel bir deneyimdir.

Üstelik bu 25 yılın 24 yılı iktidarda geçirilmiştir.

Bu süre Türkiye’nin ekonomik, sosyal, siyasi ve dış politika dönüşümünün önemli bölümünün AK Parti döneminde gerçekleşmesi anlamına geliyor.

Bugün AK Parti hâlâ Türkiye’nin en büyük siyasi aktörü olmayı sürdürüyor.

Ancak 25. yıl aynı zamanda yeni bir soruyu da beraberinde getiriyor:

AK Parti, önümüzdeki 25 yılın Türkiye’sine nasıl bir cevap verecek?

Çünkü artık mesele sadece iktidarda kalmak değil.

Değişen seçmenin beklentilerini okumak, yeni kuşaklarla bağ kurmak, ekonomide yeni bir hikâye yazmak ve Türkiye’nin küresel güç mücadelesindeki yerini daha da sağlamlaştırmak gerekiyor.

AK Parti’nin ilk 25 yılı, Türkiye’nin eski vesayet düzeninden çıkışının ve yeni bir siyasi güç kapasitesi oluşturmasının hikâyesiyse, önündeki dönem bunun kalıcı bir devlet ve siyaset modeline dönüşüp dönüşmeyeceğini gösterecek.

14 Ağustos 2001’de kurulan AK Parti bugün 25 yaşında.

Bir siyasi partinin yaş günü kutlanıyor gibi görünüyor.

Ama aslında kutlanan, tartışılan ve yeniden değerlendirilen şey Türkiye’nin son çeyrek asrı.

Ve bu hikâyenin en önemli özelliği şu:

AK Parti Türkiye’yi değiştirdi ama Türkiye de AK Parti’yi değiştirdi.

Şimdi asıl sınav, bu karşılıklı değişimin önümüzdeki dönemde hangi yöne evrileceği.