Mekke’de imzalanan anlaşmanın asıl sınavı ne zaman başlayacak?
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Mekke’de imzaladığı Ortak Savunma Anlaşması, ilk bakışta üç ülkenin güvenlik alanındaki işbirliğini derinleştiren bir anlaşma olarak görülebilir.
Fakat metnin asıl anlamı, üç ülkenin bugün sahip oldukları askeri kapasiteden çok, yarının güvenlik ortamına ilişkin yaptıkları hesapta yatıyor.
Çünkü dünya değişiyor.
Büyük güçlerin güvenlik taahhütleri eskisi kadar öngörülebilir değil. Bölgesel savaşların sınırları genişliyor. Füze ve insansız hava araçları artık coğrafi mesafeleri anlamsızlaştırıyor. Enerji tesisleri, limanlar, ticaret yolları ve kritik altyapılar savaşın doğrudan hedefleri haline gelebiliyor.
Böyle bir ortamda ülkeler yalnızca sahip oldukları ittifaklara güvenmek istemiyor.
Kendi güvenlik seçeneklerini de çoğaltıyor.
Mekke Anlaşması'nı bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.
Bu bir kopuş değil, çeşitlendirme
Anlaşmayı Türkiye açısından NATO'dan uzaklaşmanın işareti olarak okumak doğru olmayacaktır.
Tam tersine Ankara'nın son yıllarda izlediği güvenlik politikasının devamı niteliğinde bir tablo ortaya çıkıyor.
Türkiye bir yandan NATO üyeliğini sürdürüyor, diğer yandan Körfez'den Güney Asya'ya uzanan farklı ülkelerle savunma ilişkilerini geliştiriyor.
Buradaki temel kavram "stratejik çeşitlendirme".
Bir ülke için stratejik özerklik, bütün ittifaklardan uzaklaşmak değildir. Asıl mesele, tek bir güvenlik kanalına bağımlı kalmadan kriz anlarında kullanılabilecek alternatiflere sahip olmaktır.
Mekke Anlaşması da bu bakımdan Türkiye'nin seçeneklerini artırıyor.
Suudi Arabistan'ın ekonomik ve enerji gücü, Pakistan'ın askeri ve nükleer kapasitesi, Türkiye'nin savunma sanayisi ve operasyonel tecrübesi aynı çerçevede buluşuyor.
Bu üç unsurun birbirini tamamlayabilmesi halinde ortaya yalnızca siyasi bir dayanışma değil, ciddi bir bölgesel kapasite çıkabilir.
Ancak burada önemli bir ayrım var.
Kapasite başka şeydir, ittifakın savaş zamanında çalışması başka.
Kâğıt üzerindeki caydırıcılık yetmez
Anlaşmanın en dikkat çekici hükmü, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılması.
Bu, saldırgan açısından maliyet hesabını değiştirebilecek güçlü bir siyasi mesajdır.
Fakat caydırıcılık yalnızca bir cümleyle kurulmaz.
Gerçek caydırıcılık için ortak tehdit değerlendirmesi gerekir.
İstihbarat paylaşımı gerekir.
Müşterek tatbikat gerekir.
Komuta-kontrol mekanizmalarının uyumlu hale getirilmesi gerekir.
Savunma sanayisinde ortak projeler gerekir.
Daha da önemlisi, kriz anında siyasi karar alma mekanizmasının nasıl işleyeceğinin önceden belirlenmesi gerekir.
Çünkü savaşın başladığı gün ittifak kurmak kolay değildir.
Asıl mesele, savaş başlamadan önce birlikte hareket edebilme kapasitesini oluşturmaktır.
Mekke Anlaşması'nın gerçek sınavı da burada başlayacaktır.
En zor soru İran meselesinde ortaya çıkabilir
Anlaşmanın herhangi bir ülkeyi hedef almadığı özellikle vurgulanıyor.
Bu önemli.
Türkiye'nin İran'la ekonomik, siyasi ve güvenlik alanlarında ilişkileri bulunuyor. Pakistan'ın İran'la sınır güvenliği başta olmak üzere doğrudan ilişkileri var. Suudi Arabistan ise Tahran'la son dönemde diplomatik normalleşme yolunda önemli adımlar attı.
Dolayısıyla üç ülkenin ortak savunma mekanizmasını otomatik biçimde İran karşıtı bir blok olarak tanımlamak gerçekçi görünmüyor.
Fakat uluslararası siyasette niyet kadar kapasite de önemlidir.
Tahran açısından mesele bugün Ankara, Riyad ve İslamabad'ın ne düşündüğünden ziyade, yarın birlikte ne yapabilecekleridir.
Bu nedenle İran'ın öncelikli stratejisinin doğrudan karşı cephe oluşturmak yerine üç ülkenin farklı önceliklerinden yararlanmak olması şaşırtıcı olmayacaktır.
Türkiye ile Suriye, enerji ve ticaret üzerinden başka; Pakistan ile sınır güvenliği üzerinden başka; Suudi Arabistan ile Körfez güvenliği üzerinden başka bir ilişki yürütmek isteyebilir.
Bu, üçlü mekanizmanın ortak bir güvenlik politikasına dönüşmesini zorlaştırabilecek bir yöntemdir.
Washington açısından mesele daha karmaşık
ABD'nin anlaşmaya bakışı da tek boyutlu olmayacaktır.
Washington bir taraftan bölgesel ortaklarının kendi güvenlik yüklerinin daha büyük bölümünü üstlenmesini istiyor.
Diğer taraftan bu yeni güvenlik yapılanmasının Amerikan çıkarlarından bağımsız bir siyasi bloka dönüşmesini istemeyebilir.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması'nın geleceğini belirleyecek önemli unsurlardan biri de üç ülkenin ABD ile ilişkilerini nasıl yöneteceği olacaktır.
Anlaşma İran'ı caydırır, enerji güvenliğine katkı sağlar, deniz ticaret yollarını korur ve bölgesel istikrara hizmet ederse Washington açısından sorun oluşturmayabilir.
Ancak yapı zaman içinde ABD'den bağımsız bir güvenlik mimarisine dönüşür ve farklı güçlerle savunma ilişkilerini derinleştirirse Amerikan yaklaşımının daha ihtiyatlı hale gelmesi mümkündür.
Türkiye açısından fırsat kadar sorumluluk da var
Türkiye'nin önündeki asıl fırsat, sahip olduğu savunma sanayisi kapasitesini bölgesel güvenlik işbirliğine dönüştürebilmek.
İHA ve füze teknolojileri, elektronik harp, hava savunması, mühimmat, deniz güvenliği ve kritik altyapıların korunması gibi alanlarda üç ülkenin birbirini tamamlayabileceği geniş bir alan bulunuyor.
Ancak bunun ekonomik boyutu da var.
Güvenlik işbirliği zaman içinde savunma sanayisi projelerine, ticarete, enerji güvenliğine, ulaştırma koridorlarına ve yatırımlara dönüşebilir.
Bu nedenle Mekke Anlaşması yalnızca bir savunma belgesi olarak görülmemeli.
Doğru yönetilirse ekonomik ve siyasi bağlantıları da güçlendirebilecek bir çerçeve oluşturabilir.
Bütün bunların sonunda şu soruya geliyoruz:
Mekke Anlaşması askeri bir ittifak mı, yoksa siyasi dayanışmanın ötesine geçmeye çalışan bir güvenlik çerçevesi mi?
Bugün bunun kesin cevabını vermek için erken.
Çünkü anlaşmanın siyasi iradesi ortaya konuldu.
Şimdi sıra kurumlarda.
Ortak tatbikatlar yapılacak mı?
Ortak savunma projeleri geliştirilecek mi?
İstihbarat paylaşımı hangi düzeye çıkacak?
Bir saldırı gerçekleştiğinde karar mekanizması nasıl çalışacak?
Üç ülke farklı bir kriz karşısında aynı siyasi tutumu alabilecek mi?
Bunların cevabı verilmeden Mekke Anlaşması'nı tamamlanmış bir askeri ittifak olarak görmek mümkün değil.
Fakat anlaşmayı küçümsemek de aynı ölçüde yanlış olur.
Çünkü burada daha büyük bir dönüşümün işareti var:
Bölge ülkeleri kendi güvenliklerinin sorumluluğunu daha fazla üstlenmek istiyor.
Büyük güçlerin garantilerine tamamen sırt çevirmeden, kendi aralarında yeni güvenlik kanalları oluşturuyorlar.
Mekke'de atılan imzanın tarihi önemi belki de tam burada.
Anlaşmanın gerçek hikâyesi imza töreninde değil, ilk ciddi kriz çıktığında yazılacak.