Hürmüz ve Karadeniz'in ortak sınavı

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Uluslararası güvenlik tartışmaları uzun yıllar boyunca orduların kapasitesi, cephe hatları ve toprak kazanımları üzerinden yürüdü. Ancak son yıllarda yaşanan krizler, savaşların karakterinin önemli ölçüde değiştiğini gösteriyor. Artık stratejik üstünlük yalnızca sahadaki askerî başarılarla değil; enerji akışını, limanları, deniz geçişlerini ve küresel tedarik zincirlerini kontrol edebilme kapasitesiyle de ölçülüyor.

Bugün bu dönüşümün en çarpıcı örnekleri iki ayrı coğrafyada yaşanıyor.

Biri Basra Körfezi'ni dünya ekonomisine bağlayan Hürmüz Boğazı, diğeri ise Karadeniz üzerinden küresel tahıl ticaretinin ana çıkış kapısını oluşturan Ukrayna limanları.

İlk bakışta birbirinden tamamen farklı iki kriz gibi görünse de aslında aynı küresel denklemin iki kritik halkasını oluşturuyorlar.

Hürmüz Boğazı dünya enerji sisteminin en hassas damarlarından biri. Körfez'den çıkan petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazın önemli bölümü bu dar su yolundan uluslararası piyasalara ulaşıyor. Bölgede yaşanacak uzun süreli bir güvenlik sorunu yalnızca petrol fiyatlarını yükseltmeyecek; enerji maliyetleri üzerinden sanayiyi, taşımacılığı ve tarımsal üretimi de doğrudan etkileyecektir.

Karadeniz ise aynı ölçüde küresel gıda güvenliği açısından kritik bir işleve sahip.

Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın üçüncü yılında dikkat çeken gelişme, cephe hattındaki ilerlemelerden çok limanlara, tahıl terminallerine ve lojistik altyapıya yönelik saldırıların artması oldu. Odessa ve Çornomorsk gibi limanların hedef alınması, yalnızca Ukrayna ekonomisini değil, Afrika'dan Orta Doğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyanın gıda tedarikini etkileyen sonuçlar doğuruyor.

Bu tablo, savaşların artık yalnızca askerî değil, ekonomik yıpratma stratejileri üzerinden yürütüldüğünü gösteriyor.

Enerji arzı ile gıda arzının aynı dönemde baskı altına girmesi, küresel ekonomi açısından en riskli senaryolardan biri olarak değerlendiriliyor. Çünkü enerji maliyetlerindeki artış tarımsal üretimin temel girdilerini pahalılaştırırken, Karadeniz'deki ihracat aksamaları da küresel gıda arzını daraltıyor. Sonuçta ortaya çıkan tablo, yalnızca fiyat artışı değil, yapısal bir enflasyon baskısı oluşturuyor.

Türkiye açısından bakıldığında bu gelişmeler çok daha yakından takip edilmesi gereken bir nitelik taşıyor.

Türkiye, Karadeniz'e kıyısı bulunan ve Montrö rejiminin uygulanmasından sorumlu ülke olarak bölgedeki güvenlik mimarisinin önemli aktörlerinden biri. Aynı zamanda enerji ihtiyacının büyük bölümünü ithalat yoluyla karşılayan ve dış ticaretinde deniz yollarına bağımlı bir ekonomi.

Bu nedenle Hürmüz'de yaşanacak bir güvenlik krizi ile Karadeniz'deki ihracat koridorlarının aynı dönemde aksaması, Türkiye açısından yalnızca dış politika meselesi değil; enerji arzından enflasyona, gıda fiyatlarından ihracata kadar uzanan çok boyutlu ekonomik sonuçlar doğurabilir.

Ankara'nın son yıllarda izlediği denge politikası da bu nedenle önem kazanıyor.

Bir taraftan Karadeniz'in askerî gerilimin daha fazla tırmanmaması için Montrö Sözleşmesi'ni titizlikle uygulayan Türkiye, diğer taraftan Körfez'de gerilimin büyümemesi için diplomatik kanalların açık tutulmasını savunuyor. Her iki yaklaşımın ortak noktası, ticaret yollarının ve uluslararası ulaştırma koridorlarının kesintisiz işlemesini sağlamaya yönelik bir güvenlik anlayışına dayanıyor.

Önümüzdeki dönemde devletlerin jeopolitik gücü yalnızca askerî kapasiteleriyle ölçülmeyecek.

Enerji nakil hatlarını, kritik limanlarını, deniz ulaştırma ağlarını ve stratejik tedarik zincirlerini koruyabilen ülkeler, yeni uluslararası rekabette daha avantajlı konuma gelecek.

Bugün Hürmüz ile Karadeniz arasında kurulan ilişki de tam olarak bunu anlatıyor.

Çünkü savaşın yeni cephesi artık yalnızca sınır çizgileri değil; boğazlar, limanlar ve küresel ticaret koridorlarıdır.

Türkiye'nin önündeki temel dış politika sınaması ise bu yeni jeopolitik denklemde güvenliği sağlarken, ekonomik kırılganlıkları en aza indirecek diplomatik hareket alanını koruyabilmesidir. Son yıllarda izlenen çok yönlü dış politika, bu açıdan yalnızca bölgesel istikrarın değil, Türkiye'nin ekonomik güvenliğinin de önemli araçlarından biri haline gelmiştir.