MEİS’İN GÖZYAŞINI KİM DİNDİRECEK?
Yaz geldi. Kimilerimiz ülkemizin cennet köşelerinden birine doğru hazırlığını yapmaya başladı çoktan. Biz de öyle yapmıştık. Antalya’ya gidiyorduk.
Fakat büyüleyici manzaralardan geçip oraya yaklaşınca tuhaf bir duygu sardı hepimizi; kendimizi oraya ait değil de yabancı bir ülkenin turisti gibi hissettik.
Radyo frekansından Rumca sözler dökülüyor, alkolsüz bir mekân bulmak imkânsız hâle geliyordu. Kiralamak istediğimiz evlerin ise neredeyse tamamı İngilizlere aitti.
İyi de nasıl olmuştu da bu enfes köşelerden bu kadar çok mülk edinebilmişlerdi?
Kafamızda sorularla Kaş yoluna revan olduğumuzda yüreği hüzünle kaplı bir adanın bizi yanık gözlerle seyrettiğini fark ettik.
Naçar. Bu bakışa kayıtsız kalamadık.
Durdurduk arabamızı; nazarlarımızı ona yöneltirken inceden bir inilti de kalbimizi yakmaya başlamıştı çoktan.
İşte karşımızda Osmanlı’nın yetimi MEİS, ağlıyordu…
Gelin evvela bize bir ezan mesafesinde olan Meis’in ve 12 kardeşinin muhrik hikâyesini dinleyelim:
Barbaros Hayreddin Paşa, Piri Reis, Oruç Reis ve Sokollu Mehmed gibi cengaver Paşalarla Akdeniz, (eski adıyla “Ege” nin yani Adalar Denizi’nin de adı Akdeniz’di.
Atatürk’ün Büyük Taarruz’da meşhur “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz!” emrini duyan askerlerimizin Adalar Bölgesi’ne, İzmir’e girmesi bundandı.
1948’e kadar bu isimle bilinirdi.) Osmanlı yani Müslüman Türk denizi haline geldi. Osmanlı, Bahr-ı Sefid’de ayağını suya sokan herkesin Osmanlı’ya tabiiyetini sağladı.
1522’de Kanunî Sultan Süleyman’ın Rodos Seferi ile topraklarımıza katılan Meis, en huzurlu senelerini Osmanlı kucağında yaşayacak, camiinden ezanlar öz be öz-gürce yankılanacaktı.
Fakat 400 sene süren o huzurun ardından kara bulutlar adayı kaplayacak ve şimdiye dek terk etmeyecekti.
1911’de Trablusgarp’a saldıran İtalya’ya karşı başarılı bir savunma hattı çizmişken Balkan devletleri Osmanlı’ya savaş açınca, başı korumak için ne yazık ki Uşi Antlaşması’yla yaban ele, İtalya’ya emanet ettik adalarımızı.
Uşi Antlaşması adalarımızın elimizden çıkması değil; kurtulması için imza edilmişti.
Savaş aleyhimize neticelenince İtalya adalarımızı gasp etti; fakat Lozan’a kadar tapusu hâlâ bizdeydi. Lozan’da bu büyük işgali, gaspı resmen kabul edecektik.
Lozan öncesi Meis’i savunan İsmet Paşa’ya, İsviçre’de nasıl bir kara büyü yapılıp Cenevre Gölü’ne atılmışsa, Lozan’da yaptığı akıllara zarar fedakarlığı şu sözlerle açıklayacaktı:
“Meis Adası Anadolu’nun karasuları içinde bulunmaktadır ve bu kıta parçasından ayrılamaz. Bununla birlikte salt dünya barışının kurulmasını sağlamak amacıyla Türk temsilci heyeti Meis Adası konusunda öne sürdüğü çekinceleri geri almak gibi çok ağır fedakârlığa razı olmaktadır.”
Dünya barışına feda edilen Meis!
Daha da üzücüsü Paşa, Lozan’da Meis’in adını anmayı dahi unutmuştur. Bu gaflet onun elimizden çıkmasındaki baş sebeplerden biridir.
Hatta Oniki Ada İtalya’ya verildiği sırada İnönü Venizelos’a bu adalar üzerinde hiçbir emeli olmadığını ve mezkûr adaların Yunanlılığını bila müzakere (tartışmasız) kabul ettiğini fısıldıyordu..
1924’te İngiltere’nin Lozan’ı onaylamasıyla İtalya, 15. madde gereği Oniki Adayı ve Meis’i ilhak ettiğini açıklamış, Türk basını da buna tepki olarak ‘İtalya neresi Meis Neresi?’ diyerek haritalar yayınlamıştı. Fakat sesini kim duyar?
İtalya savaşı kaybedip adalardan çekilirken 12 Ada’yı ve Meis’i almak için çırpınan medyanın bakın nasıl sesi kısılıyordu?
“O sıralarda (1945-46) Tasvir gazetesi çıkarıyordum. 12 adayı bizden alan İtalyanlar olduğuna, bizim de İtalya’ya harb ilan etmiş bulunmamıza rağmen, adalarımızı geri almak hakkımızdı.
O sırada Londra Büyükelçimiz bulunan Rauf (Orbay) Beyin, birinci sayfanın sağ üst köşesinde , “12 Adamızın hasreti sona eriyor” gibi başlıklarla yayına başladık.
Aradan bir hafta kadar ancak geçmiş idi ki Ankara’dan, o sırada basın yayın genel müdürü olan Selim Sarper’den emir aldık: “12 Ada hakkındaki yayınınızı kesin, yoksa gazeteyi kapatırız.”
Bu anlamsız tehdide kulak asmadık. Ertesi gün tekrar yayında bulunduk. Ve gazete kapatıldı! Sonradan haber aldığımız göre Rauf Bey, Churchill’e müracaat ediyor ve 12 adanın bize verilmesini istiyor.
Churchill “Hükümetle görüşüp cevap veririm” diyor. Ertesi gün Rauf Bey’i arayarak Türkiye’nin 12 Adayı resmen isteyebileceğini bildiriyor. Rauf Bey durumu Ankara’ya şifreliyor. Aldığı cevap felakettir: “Bu işleri karıştırma…!” (Ziyad Ebüzziya, Nasıl Bir Dış Politika?, Derleyen: M. Emin Gerger, Cemre yay., İstanbul, 1994, s. 117-118)
İşte 12 Adamızı ve Meis’i böyle hediye ediyorduk Yunan’a!
Durun daha bitmedi!
Zamanın Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil kilitli çekmecede bir evraka rastlar ve içinde neler olduğunu 11 Kasım 1972’de Milliyet gazetesine şöyle anlatır:
“ İngiltere, adalar konusunda Paris Konferansı hazırlanırken Ankara elçisi eliyle Türk hükümetine bu konferansa katılmasını bildirmiştir.
Belki adaların hepsinin Türkiye’ye verilmesi bahis konusu değildir; ama bazıları üzerinde Türk yararına uygun incelemeler ve görüşmeler yapılabileceği inancındadır.
Gördüğüm belgeye göre Dışişleri Umumi Kâtibi nezdinde yapılan bu teşebbüse Türk hükümeti cevap vermemiştir.
Daha sonra İngiliz elçisi, bir ikinci teşebbüs daha yapmış, bu adalarda Türklerin de oturduğunu, hiç değilse bu açıdan konferansta Türkiye’nin de bulunmasını uygun gördüklerini söylemiştir.
Hatta İngiliz elçisi, bu konferansa tam katılmamayı arzu ettiğimize göre, bir observer, yani müşahit bulundurmamızı da telkin etmiştir.
Bu da uygun görülmemiş olacak ki, hiç hareket yapılmamıştır. Bugün (ortaya) çıkan manzara, bunu doğrulayacak anlamdadır.
Paris Konferansı ile adalar, tümüyle Yunanistan’a geçmiştir.” (Mustafa Armağan, Oniki Ada hangi “ayak oyunları” ile elimizden gitti?, Ensonhaber, 24 Ocak 2024)
Ah yakı(a)n tarih!
Yunanistan’a geziye giden yeğenim gezip gördüğü yerleri anlatırken bir de kanlı tabeladan bahsediyordu.
O anlattıkça beynime balyoz vuruluyordu sanki… Yunanistan yollarında karşılarına çıkan bu tabelada Kuzey Kıbrıs kana boyanmış ve aşağıya süzülen kanlarıyla hüzünle resmedilmiş.
Üzerinde de “Kıbrıs’ı hatırla! Kıbrıs’ı Unutma!” yazıyor. Mesajın büyüklüğünü görüyor musunuz? Kendilerinin olmayan Kıbrıs’ı almak için hayal kurduruyorlar gençlerine; dava güdüyorlar!
Bizim evlatlarımız ise Kavala’da gördükleri bu yazıya bakıp içleri sızlamadan afiyetle Kavala kurabiyesi yiyebiliyor! Daha vahimi, ne diyordu gazeteci Yılmaz Özdil; “Rumlar öyle meze yapar ki, helali hoş olsun, Kıbrıs’ı veresin gelir.” Nasıl bir aymazlıktır bu; nasıl Türklük?!
Onlar Kıbrıs’a kavuşma hayaliyle ağlarken, bizim gençlerimiz mavi beyaz Yunan bayrağı renkleriyle bezeli kıyafetlerle sirtaki oynuyor!
İnönü’den kalma bir bakışla dünya barışını sergiliyor! Peki, siz hiç al bayraklı kıyafetle folklorumuzu icra eden bir Yunan genci gördünüz mü? “Zeybek oynuyorlar ya haberiniz yok mu?” demeyin lütfen; o, bizden çaldıkları baklavaki, cacuki misali zeibekiko!
Tabii biz de çalmadık değil; adamıza, çocuklarımıza Yunan kralı Ege’nin adı koyacak kadar özümüzden çaldık…

Kabahat bizde;
“Ver kurtul!” diyerek Musul’u, 12 Ada’yı, Batı Trakya’yı ikram edenlerin ve bize bunu “zafer” diye ezberletenlerin ardından nesillerimize anlattık mı; öz topraklarımızın yaban ellerde kan ağladığını!
Ve bir gün, ne pahasına olursa olsun onların yeniden bizim olacağını? Akdeniz ve Adalar Bölgesi’nde tabelalarla olsun kan ağlayan Meis’in, adalarımızın resmini sergilemek çok mu zordu? Çok mu zordu millî bilinç aşılamak?
Şimdi bize ümit bağlayanlar soruyor;
Yâd ellerde kan ağlayan topraklarımızı kim geri getirecek?
Meis’in gözyaşını kim dindirecek?