LOBİLERİN MASASI, TÜRKİYE’NİN SAHASI
Washington’da son günlerde yeniden hareketlenen bir dosya var: Türkiye’nin savunma sanayii projeleri, özellikle de KAAN savaş uçağı için kritik önemdeki F110 motorları. Kâğıt üzerinde teknik bir tedarik süreci gibi görünen bu mesele, aslında uzun süredir devam eden daha büyük bir güç mücadelesinin yeni cephesi.
ABD’de bazı lobi çevrelerinin ve onlara yakın siyasi aktörlerin, Türkiye’nin savunma alanındaki ilerleyişini hedef alan girişimleri artık saklanmıyor. Açık mektuplar, Kongre’ye yapılan çağrılar ve medya üzerinden kurulan baskı hattı, tek bir gerçeği yeniden görünür kılıyor: Türkiye sadece sahada değil, masada da bir güç mücadelesinin tam ortasında.
Bu çevrelerin söylemine bakıldığında sürekli aynı argümanlar tekrar ediliyor. S-400 meselesi, CAATSA yaptırımları, Doğu Akdeniz dengeleri, Türkiye’nin bölgesel politikaları… Ancak asıl rahatsızlık çok daha temel bir noktada gizli: Türkiye’nin kendi savunma teknolojisini üretme iradesi ve bağımsız hareket etme kapasitesi.
KAAN projesi tam da bu nedenle sembolik bir önem taşıyor. Çünkü bu proje sadece bir uçak değil; Türkiye’nin savunma sanayii bağımsızlığının vitrini. Ve bu vitrinin güçlenmesi, bazı çevrelerde ciddi bir stratejik tedirginlik yaratıyor.
Bugün F110 motorları üzerinden yürütülen tartışma da aslında teknik bir satış meselesi değil, politik bir yönlendirme girişimi olarak okunmalı. Bir yanda ABD Kongresi üzerinde kurulan baskı mekanizması, diğer yanda “yaptırımlar sürsün” çağrıları… Bütün bu tablo, Türkiye’nin hareket alanını daraltmaya dönük klasik bir refleksin güncellenmiş hali.
Ancak gözden kaçırılan çok kritik bir nokta var: Türkiye artık 30 yıl önceki Türkiye değil. Savunma sanayiinde dışa bağımlılığı azaltan, kendi motorunu, kendi İHA-SİHA sistemlerini geliştiren, kritik teknolojilerde üretim kapasitesini büyüten bir ülkeden bahsediyoruz. Bu tablo, dış baskıların etkisini sınırlayan en önemli faktör.
Nitekim geçmiş deneyimler de bunu gösteriyor. Türkiye, kendisine yönelen her türden siyasi ve ekonomik baskı karşısında geri adım atan değil, alternatif üreten bir ülke haline geldi. Ambargoların savunma sanayiini yavaşlatmadığı, aksine yerli üretimi hızlandırdığı bir süreçten geçildi.
Bugün de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Lobi merkezli baskı girişimleri kısa vadede gürültü yaratabilir, Kongre’de bazı çevreleri etkileyebilir, hatta diplomatik tansiyonu artırabilir. Ancak bu tür girişimlerin Ankara’nın stratejik yönelimini değiştirme gücü yoktur.
Çünkü Türkiye’nin savunma politikası artık günübirlik kararlarla değil, uzun vadeli devlet aklıyla şekilleniyor. KAAN projesi bu aklın en somut göstergelerinden biri. Ve bu proje, dış baskılarla değil, teknik kabiliyet, üretim kapasitesi ve uluslararası iş birlikleriyle ilerlemeye devam ediyor.
Şunu da net görmek gerekiyor: Türkiye artık yalnızca savunma ürünleri satın alan bir ülke değil, aynı zamanda oyun kuran bir aktör. Bu durum, bazı başkentlerde alışkanlıkları bozuyor olabilir. Ama uluslararası sistemde kalıcı olan şey, alışkanlıklar değil güç dengeleridir.
Bugün ABD iç siyasetinde yükselen Türkiye tartışmaları, aslında bu güç dengesinin yeniden tanımlanma çabasından ibarettir. Lobi faaliyetleriyle yön verilmek istenen tablo, sahadaki gerçeklerle her zaman örtüşmez.
Türkiye açısından belirleyici olan da tam olarak budur: sahadaki gerçeklik.
Ankara’nın karşı karşıya olduğu bu lobi merkezli baskı dalgası yeni değildir, ancak Türkiye’nin kapasitesi ve özgüveni eskiye göre çok daha yüksektir. Bu nedenle bugün atılan her adım, yarının daha bağımsız bir savunma mimarisine zemin hazırlamaktadır.
Kısacası tablo net: Lobiler baskı kurmaya çalışır, Ankara yoluna bakar. Kongre’de dosyalar açılır, Türkiye sahada üretir.
Ve tarih bir kez daha gösterir ki; uzun vadede kazananlar, baskı kuranlar değil, direnç üretenler olur.
Ankara bu lobi savaşından da, önceki tüm mücadelelerinde olduğu gibi, güçlenerek çıkacaktır.