Körfez'in Maskesi, Bölgenin Gerçeği
Ortadoğu'da silahların büyük ölçüde sustuğu, tarafların masaya döndüğü bir dönemde bile gerilim dilinin tamamen ortadan kalkmadığını görüyoruz. İran ile ABD arasında devam eden müzakereler bunun en güncel örneği. Bir tarafta Washington'dan gelen "anlaşma olmazsa yeniden vururuz" açıklamaları, diğer tarafta Tahran'ın "bize ne yapacağımızı kimse söyleyemez" çıkışları…
Aslında yaşananlar, iki ülke arasındaki bir pazarlığın ötesinde, yeni dünya düzeninin sancıları. ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth'in Singapur'da yaptığı açıklamalar dikkatle okunduğunda Washington'ın küresel stratejisindeki dönüşüm net biçimde görülüyor. Amerika artık müttefiklerine güvenlik şemsiyesi sunan tek taraflı bir güç olmak istemiyor. Bunun yerine maliyet paylaşımını artıran, bölgesel ortaklarını daha fazla sorumluluk almaya zorlayan bir yaklaşım benimsiyor.
Bu durumun Ortadoğu'ya yansıması ise çok daha çarpıcı oldu.
Wall Street Journal'ın ortaya koyduğu bilgiler, İran'a karşı yürütülen savaşta Birleşik Arap Emirlikleri'nin oynadığı rolü gözler önüne serdi. Uzun yıllardır bölgesel meselelerde denge siyaseti izlediğini söyleyen Abu Dabi yönetiminin, ABD ve İsrail'le birlikte hareket ederek İran'a yönelik operasyonlara doğrudan katıldığı iddia ediliyor. Eğer bu bilgiler doğruysa, sadece İran-BAE ilişkileri açısından değil, Körfez siyasetinin geleceği bakımından da tarihi sonuçlar doğuracaktır.
Daha düne kadar Körfez ülkeleri, topraklarının İran'a karşı kullanılmasına izin vermeyeceklerini açıklıyordu. Bugün ise perde arkasında farklı hesapların yapıldığı anlaşılıyor. Bu tablo, Ortadoğu'da beyanlarla gerçekler arasındaki mesafenin ne kadar açıldığını göstermesi bakımından önemlidir.
Türkiye'nin yıllardır savunduğu ilkesel dış politika tam da burada değer kazanıyor. Ankara, bölgesel krizlerde tarafları ateşe sürükleyen değil, diplomasiye yönlendiren bir çizgi izledi. İran'la görüşebilen, Körfez ülkeleriyle konuşabilen, aynı zamanda Batı dünyasıyla temasını sürdürebilen ender aktörlerden biri olmayı başardı. Bugün bölgenin ihtiyaç duyduğu şey de budur: vekâlet savaşları değil, doğrudan diyalog.
Öte yandan Lübnan cephesinde Hizbullah ile İsrail arasında yeniden yükselen tansiyon, ateşkeslerin ne kadar kırılgan olduğunu hatırlatıyor. Birkaç roket saldırısı bile geniş çaplı bir çatışmanın fitilini ateşleyebilecek potansiyele sahip. Gazze'den Lübnan'a, Suriye'den İran'a kadar uzanan hatta kalıcı bir istikrar sağlanamadığı sürece Ortadoğu'nun yeni krizler üretmeye devam edeceği açıktır.
Bugün asıl soru şu: ABD ile İran arasındaki görüşmeler kalıcı bir uzlaşmaya mı dönüşecek, yoksa taraflar yeni bir çatışma dönemine mi sürüklenecek?
Cevap henüz net değil. Ancak net olan bir gerçek var: Bölgenin geleceğini artık sadece Washington ve Tahran belirlemiyor. Körfez başkentlerinden Tel Aviv'e, Moskova'dan Pekin'e kadar birçok aktör aynı satranç tahtasında hamle yapıyor.
Bu karmaşık denklem içerisinde Türkiye'nin görevi ise son derece açıktır. Bölgesel istikrarı savunmak, komşuların egemenliğine saygı göstermek ve diplomasi kanallarını açık tutmak. Çünkü Ortadoğu'da savaşın kazananı olmuyor; fakat barışın kazancı bütün bölgelere yayılıyor.
Son gelişmeler bize bir kez daha gösterdi ki maskeler düşebilir, gizli ittifaklar ortaya çıkabilir, güç dengeleri değişebilir. Ancak coğrafyanın değişmeyen gerçeği şudur: Bu bölgenin kaderi dış müdahalelerle değil, bölge ülkelerinin kendi iradesiyle şekillenecektir.