Kurultayı Hükûmet mi Yaptı?
CHP’de yaşanan kurultay krizi artık siyasi bir tartışmanın ötesine geçti; yargının tescillediği bir meşruiyet meselesine dönüştü. Mahkeme, delegelerin iradesinin para ve çeşitli menfaat ilişkileriyle sakatlandığı gerekçesiyle kurultayı geçersiz saydı. Bunun doğal sonucu olarak da Özgür Özel’in genel başkanlığı düştü. Yani ortada siyasi bir dedikodu değil, hukuki bir hüküm var.
Fakat CHP cephesinden yükselen ses yine aynı: “İktidar operasyon yaptı.”
Peki şu soruyu sormak gerekmiyor mu? Hükümet gidip delege pazarı mı kurdu? Delegelere zarf dağıtın, oy satın alın, parti içi denklemleri para üzerinden dizayn edin diye talimat mı verdi? Eğer ortada gerçekten bir “irade sakatlanması” varsa bunun faili siyasi rakipler değil, bizzat CHP’nin kendi iç düzenidir.
Türkiye’de yıllardır demokrasi dersi vermeye çalışan bir partinin, kendi kurultayında demokratik meşruiyeti koruyamaması başlı başına tarihî bir çelişkidir. CHP yönetimi her seçim yenilgisinden sonra “demokrasi”, “hukukun üstünlüğü”, “şeffaflık” ve “temiz siyaset” kavramlarını dilinden düşürmüyor. Ama mesele kendi iç hesaplaşmalarına gelince bir anda bütün ilkeler buharlaşıyor. Sandığı kutsayanlar, iş parti içi sandığa gelince delegelerin nasıl yönlendirildiğini konuşmamayı tercih ediyor.
Asıl dikkat çekici olan ise CHP içerisindeki siyasal kültürdür. Çünkü bu kriz tek başına birkaç kişinin para dağıtmasından ibaret değildir. Bu tablo, yıllardır kapalı devre çalışan bir parti mekanizmasının sonucudur. Delegelik sistemi bir temsil modeli olmaktan çıkıp küçük siyasi grupların pazarlık alanına dönüştüğünde, kurultaylar da demokrasi şöleni değil güç savaşı hâline gelir. Bugün yaşanan tam olarak budur.
CHP tabanı yıllardır “değişim” sloganlarıyla mobilize edildi. Fakat görüldü ki değişen sadece vitrin olmuş. Yöntem aynı, siyaset anlayışı aynı, hizip düzeni aynı. Kurultay salonlarında alkışlarla anlatılan demokrasi hikâyesi, mahkeme kararlarıyla dağıldı.
Daha ironik olan ise şu: CHP yönetimi yargı kararını tartışmak yerine meseleyi doğrudan hükümete bağlayarak kendi sorumluluğunu görünmez kılmaya çalışıyor. Bu refleks artık alışkanlığa dönüştü. Parti içindeki her kriz dış güçlere, saraya, iktidara veya “operasyonlara” havale ediliyor. Böylece kimse aynaya bakmak zorunda kalmıyor.
Oysa sağlıklı bir siyasi partide yapılması gereken bellidir: Eğer kurultay şaibeli bulunmuşsa önce özeleştiri yapılır, sonra parti içi demokrasi mekanizmaları yeniden inşa edilir. CHP’de ise tam tersi oluyor. Şaibenin kaynağı sorgulanmıyor, şaibenin ortaya çıkması suç sayılıyor.
Türkiye’nin ana muhalefet partisinin bugün düştüğü tablo budur: Kendi delegesinin iradesini koruyamayan bir yapı, ülkeye demokrasi vaat ediyor. Ve işin en dramatik tarafı şu ki; satranç tahtasını deviren rakip değil, bizzat oyuncuların kendisi oldu.