“DARBECİ NEFER” GİTTİ; BURSA VALİSİ 28 ŞUBAT KAHRAMANLARINI AĞIRLIYOR ŞİMDİ!
Geçen günlerin geçmeyen izlerini taşımaktı 28 Şubat. Geçmesi imkânsız, durması muhakkak olan Mim durağıydı…
29 yıl sonra adımlıyoruz bir kez daha hatırlamak ve unutturmamak adına Ulu Camii havuz başını. Basın açıklamasının ardından “Zalimler için yaşasın cehennem!” sloganı yükseliyor bu defa korkusuzca semalara. Her şey sükûna ermiş; lâkin ruhumuz bir kez daha cenk meydanına inkılâb etmiş durumda…
“Vali Bey bizi makamında bekliyor.” Ashab-ı Kehf’in yeni uyanmış mahmur uyuyanları gibi bir tuhaf oluyor bu sözle kalbimiz. Nasıl yani? Fırtına dindi mi? Savaş bitti mi?
Benzer hislerle girdiğimiz Bursa Valiliği’nden içeri buyur ediliyoruz. Vali Bey teşrif ediyor bulunduğumuz mekânı. Ve samimi bir hoş geldinizin ardından teker teker dinliyor hikâyelerimizi.
Bu ziyaret bizim için çok ehemmiyetliydi; zira yalnız bir valiyi ziyaret etmedik biz orada. Çevik Bir’in Bursa’ya gelip brifing vermesiyle, 28 Şubat’ın yıkıcı uygulayıcısı ve halkın gözünde vali olarak değil; “Darbeci Nefer” olarak anılan Orhan Taşanlar’ın yerine bizden; o kutlu mücadelenin her daim bizzat içinde bulunmuş, eşi de mağdure bir hekime olan, samimi, mütevazı, insan hak ve hürriyetlerine saygılı bir Valinin o makamda bizi ağırlıyor olması Ayasofya’nın açılması mesabesindeydi bizim için.
O kadar çok şey anlatıyordu ki bu kabul. Artık o geri gelmeyesi günlerin geçtiğini, o dinmez dediğimiz fırtınanın dindiğini, mücadelesini verdiğimiz davanın neşvünema bulduğunu…
Çocuklarımıza, torunlarımıza ve nesillerimize anlatacağımız sahte masallar değil; gerçek hikâyelerimiz mutlu sonla taçlanmış oldu. Yakıp giden acı mazinin ardından istikbâlimiz adına ümidimizi kavileştirdi bu kabul.
Ev sahibi hırsızı kovmuş ve makamında oturmuş iade-i itibar edercesine bizi ağırlıyordu işte.
Bu toprakların ev sahibi biziz ve ne olursa olsun bu vatanı onlara yâr etmeyeceğiz biiznillah.
Bursa’da o dönemin en başından beri, okulundan uzaklaştırılan kahramanları bir nebze yalnız bırakmayan 28 Şubat Platformu Başkanı Arif Çelenk Ağabeyin tertiplemiş olduğu bu ziyarette davadaşlarımızın hikâyeleri de bizi ziyadesiyle müteessir etti. 28 Şubat dönemini kaleme aldığım kitap vesilesiyle ibretnüma hikayeler kayda almıştım. Ama orada ilk defa duyup şaşırdıklarımız oldu;
Çevik Bir’in yüzüne karşı: “Beni de evlamı da yaktınız!!” diyerek dünyada iken yüzlerine yaptıkları zulmü haykıranlar, başörtülü olduğu için ezcanesine ilaç alamayan ve oğluna da aynı muameleyi reva gören depolar, kulak burun boğaz doktorunda yaşadığı travmayı hâlâ atlatamayıp gittiği hastanede buyur edildiği koltuğa oturmaktan imtina edenler, 6 sene boyunca “iyi öğretmen” diye takdir alıp 7. yıl “kötü öğretmen” addedilip okulundan atılan, üniversite imtihanı sırasında 40 dakika boyunca dışarıda bekletilen ve psikolojik yıpranmaya tâbi tutulan o masum serçenin çaresizliği, sayısız kat sayı mağduru zeki talebelerin kaybolan hayalleri, YÖK engeline takılıp okuyamayan kız öğrencinin yaptığı evlilikte bu defa eşinden gördüğü aşağılayıcı muamele, kız evlatlarının okumasını istemeyenlere inat kızını okutmak isteyen babaya verilemeyen o güzel hediyenin acısı, 21 sene öğretmenlik yaptığı halde emeklisi kabul edilmeyen muallime, başladığı tıp fakültesinden bitirene kadar hâkir görülen tabibe, kızıyla aynı sene mezun olmak zorunda kalan ve eşinin elinden diplomasını alan bir başka ilim aşığı ve hülasa etmekte zorlandığım daha niceleri…
O dönemle ilgili hatıralar da bir bir geçit resmi yapıyor…
8 yıl Uludağ Üniversitesi’nde rektörlük yapan Prof. Dr. Ayhan Kızıl, kampüste arabasıyla başörtülü bir öğrenci görüyor. “Senin burada ne işin var? “diye soruyor öğrenciye. Öğrenci “Hocam, ben derste başımı açıyorum” dediği halde Rektör: “Senin başını açmanı istemiyorum. Seni bu kampüste görmek istemiyorum” deyişi kulaklarımızı tırmalıyor...
Valimiz Erol Ayyıldız’ın da bize anlatacakları var. Buyurun hep birlikte konuk olalım bu kıymetli musahabeye.
“1983’te Bakırköy İmam Hatip Lisesi’nden mezun oldum.
İmam Hatipler ilk kurulduğundan beri bazen üniversite hakkı veriliyor bazen verilmiyordu. Bizim şöyle bir şansımız vardı; bizde üniversite kısıtlaması yoktu. Bir gün hiç unutmam müdür bey bir toplantıdan çıktı ve bize dedi ki: Çocuklar hakkınızı helal edin. Şu an Bakırköy Lisesinde 4 tane matematik öğretmeni boşta oturuyor; ama siz matematik öğretmeni olun.” (Matematik dersine bile layık görülmüyordu imam hatipliler. AÇ)
Herkes üzerine düşeni yapmalı. Lokman Hekim camiye gidiyor. Çıkışta bir köpek tarafından ısırılıyor. Köpeğe bakıp; “Ben camiye gelirken seni tedavi etmedim mi?” diyor Lokman Hekim. Köpek: “Sen koskoca hekimsin vazifen o. Ben ise köpeğim benim de vazifem bu” diye cevap veriyor.
28 Şubat, insanların kalibresini gösteren bir dönem. Sadece kardeşlerimizin baş örtüsünü açıp açmamasıyla ilgili bir durum değil. Onların dışındakilerin de. İlk valiliğimde fen lisesinde stajyer bir bayan öğretmen. Müdür de ilahiyatçı. O zaman geniş bir serbestlik yok. Psikolojik baskı uyguluyorlar stajyer öğretmene. Çağırdım müdürü. “Efendim ben stajyer öğretmene çok söyledim; ‘bizim okulda staj yapmayın. Burası Solcu bir okul’ diye ikaz ettim. Laftan anlamadı”. Gayri ihtiyari “ Sen ne biçim ilahiyatçısın?” diye başlayıp ağır bir konuşma yapmıştım. Bunu şunun için anlattım; o dönemde dindarımızın bakışı da buydu.
Aslında buradaki hastalık şu: Biz hiçbir zaman kendimizi ev sahibi olarak görmedik! Diğerleri ev sahibi de biz kiracıymışız gibi davrandık. Halbuki biz şunu bilmeliyiz ki bu memleketin esas sahibi biziz. Allah razı olsun bunu hissettiren de Cumhurbaşkanımız oldu.
O yıllarda garip bir uygulama oldu. Katsayı uygulaması. İmam hatiplerin önünü kesmek için bütün meslek okullarının başka üniversitelere gitmelerini engelleyecek şekilde puanlarını kırdılar. Bir kişi de kalkıp “ Ne yapıyorsunuz? İmam hatipler için bütün meslek liselerinin geleceğiyle oynuyorsunuz!” diye itirazda bulunmadı. Burada bir ukdemi de sizinle paylaşmak isterim; yeğenim benim zorumla İmam Hatip Lisesine gitti. Okulu bitirip üniversite sınavına girdi. Aldığı puanla çok iyi yerlere yerleşmeleri gerekirken kat sayı engeliyle gidemedi. Daha sonra arayı kapatıp 19 Mayıs Üniversitesi’ni bitirdi. Ama daha evvel mezun olsalardı KPSS olmadan atanabilecekken bu defa zor bir sınav olan KPSS ile karşılaştı. Bu durumda olan yüzlerce kişi var. Bir komisyon kurulup bunları tespit ederek KPSS’ye tâbi tutulmadan haklarının iade edilmesi lazım. Sadece görevdeyken etkilenenlerin iadesi yapıldı; fakat kat sayı mağdurları aynı imtihana girip aynı soruları çözmüş; fakat daha az cevaplayanı yüksek bir üniversiteye giderken onlar çok çok daha düşük bölümlere gitmek zorunda kalmıştır. Hele benim gibi yeğeninizi de imam hatip lisesine gitmesi için zorlamışsanız ki hâlâ o 30’lu yaşlardaki yeğenimi gördüğümde o mahcubiyeti duyarım; sanki ona borçluymuşum gibi hissederim.
Ben İzmir valisiyken 15 Temmuz kalkışması oldu. Etrafı toparladım. Cumhurbaşkanımızın nerede olduğuyla ilgili haber alıyoruz; ama kendisini göremiyoruz henüz. O meşum günde iki defa gözyaşı döktüm; (ağlamaklı, anlatırken zorlanıyor…)
“1-Cumhurbaşkanımıza bir şey olursa ülkenin hali ne olur?
2- Neden Cumhurbaşkanımız gibi biri yetiştirilmedi?”
soruları zihnimi istila ettiğinde...
Birlik ve beraberlik çok mühim; lakin tarih boyunca istediğimiz şekilde birlik ve beraberliği tesis edememişiz ne yazık ki.
Şimdi karabasan zamanı geçti; lakin kimse boş durmuyor. “Kendi arasında birleşmiş küçük grup kendi aralarında dağınık olan geniş kitleye tahakküm eder. Bugün İslam dünyası tek ses olsa İsrail bunları yapabilir miydi?
Niyet ve kararlılık da bir diğer mühim nokta.
Temel ile Dursun niyet etmişler Amerika’yı yüzerek geçecekler. Temel, Özgürlük Heykeli’nin önüne gelince Dursun’a demiş ki “Ula Dursun ben kesildim. Geri dönelim.” Hedefe yaklaşmışsınızdır; bıkkınlık ve yılgınlık göstermeden sebat etmelisiniz. Babam İstanbul’da esnaf- ticaret erbabıydı. O “Oğlum” derdi; “100’e kadar bir mesafen var. 99’a gelince o 1’in maliyeti sorulmaz.”
Bütün hadiseleri değerlendirdiğinizde aslında 28 Şubat, insanların kalitesini, kalibresini ortaya koyan bir mihenk. Geniş anlamda herkes için; okuyan için, anne-baba için, etrafındakiler için, bizler için, herkes için bir ölçü. Abdi İpekçi’de başörtülü kızlarımızın yanında duruyoruz. O Fetöcülerin bizi gördüklerinde yollarını değiştirdiklerini gördük.
Karşı taraf dediğimiz, parti olarak söylemiyorum, İslamî hassasiyeti olmayanlara bakın, onların birbirleriyle kavga etmek için her türlü nedenleri var ama her türlü nedeni var, ben Emniyet Genel Müdürlüğü de yaptım ve aynanın arkasını da bildiğim için söylüyorum; bizde de tam tersi birlik ve beraberlik için her türlü sebep olmasına rağmen onlar ortak meselelerinde hepsi bir platform oluşturuyorlar ama biz de yok. Aydın’dan başlayarak gittiğim her yerde sivil toplum kuruluşları kurdum. Aydın’da, İzmir’de, Eskişehir’de kurduk. Aktivitemiz şu: Bazı şeyleri ortak yapalım.
Biz 28 Şubat’tan maalesef yüzümüzün akıyla çıkamadık. Biz toplum olarak Rabbim’den yana olmalıyız. Şeytanın mücadelesi Rabbimizle değil; bizimle. Biz ne zaman ayaklarımız üzerinde durursak şeytana karşı öyle muzaffer oluruz. Niyet amelden hayırlıdır; niyetimizi göstersek o bile yetecek. Hâl ve davranışlarımızla toplumu iyi hale getirmek noktasında bir duruş sergilemeliyiz.
Biz biraz da dünyaya daldık; dünyaya dalınca esas olanı unuttuk. Devletten alacaklı gibi davrandık. Biz ev sahibi olduğumuzu unuttuk!
Mustafa Kara Hocamla biz her Çarşamba buluşuruz. Bir bakıyorsunuz Bursa’yı İstanbul’u fethedip dünyaya açılan ecdadımız bu topraklardan çıktı. Ama geldiklerinde hepsi hayata bakış noktasında bir kişi olsa dahi kendilerini ev sahibi gibi hissetmişler.
Bir hatıramı da paylaşayım: Aydın Valisi iken İsmailağa cemaatinden bir arkadaş cübbe ve sarıkla ziyaretime geldi. Hükümet konağından çıkarken savcı gördü. “Bu ne?” dedi ve Şapka kanununa muhalefetten ceza almasını sağladı. Oysa üniversite mezunu öğretmenlik yapıyor ve işlem yapıldı. Normalleşme sürecine girdikten sonra da kimseye derdini anlatamadı. Ailesi çocukları mağdur oldu. Başkalarının yardımıyla geçiniyor. Hatta Şevki Yılmaz Hocam dedi ki: “Bunu her yere söyledik.” Herkes ‘Şapka kanununa muhalefetten’ ceza aldığını duyunca iki üç adım geri gidiyor. Bu kanun uygulamada yok. Devlet memuru da olamıyor. İçişleri Bakanına gittim dedim ki: “Sayın Bakanım, devletin bir ayıbı var. Bu ayıbın temizlenmesi lazım.” Onlar ilgilendi…
Hayatta 3 tane torpilli kul var; bir tanesi yetimler, ikincisi engelli vatandaşlarımız. Rabbim buyuruyor ki “Onlara hesap sormaktan haya ederim.” Üçüncü torpilli kul âlimler. Kafanıza sadece İmam Gazalî gibi şahıslar gelmesin, bu tedrisata girmiş kişiler yolun başında olsalar dahi onlar da âlim sayılır. Bunlar o derece torpilli ki hataları bile sevap. Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?
Tabii okumak şart. İlim öğrenmek, erkek ve kadına farzdır. Fakat manevi ve akademik eğitim bir arada olmalı. Manevi eğitim olmadan öteki eksik kalır.
Benim ayrıca imam hatipli hassasiyetim var. Yani “bir adam imam hatipliyse iyidir” derim. Biri dedi ki “Sayın Valim, neden ısrarla abdestli namazlı arıyorsunuz? Dedim ki: “Rabbine verdiği sözü tutmayan bir adamın sana verdiği sözü tutacağını mı düşünüyorsun?”
Hayatı önceliklemede, çocuklarımıza ders çalışmayı namaz kılmanın önüne geçiriyorsak orada kendimizi sorgulamamız lazım.
Verecek olan Rabbim. Hoşnut etmemiz gereken yegâne makam Hakk’ın divanıdır.
İşte biz, ev sahibi olduğumuzu unutur, Rabbimize değil de başka yerlere dayanırsak korkarım nimet elimizden alınır? Biz zor zamanlarda kazanıp kolay zamanlarda kaybediyoruz.
Son olarak şunu söylemek istiyorum; 28 Şubat’ı yaşayanlar; ister açsın, ister okusun, ister taviz verdiğini söylesin hepsi o günlerin kahramanıdır. O yüzden hepinizi saygı ve hürmetle selamlıyorum.”