Tahran Aynasında Şehir ve Egemenlik
Şehir dediğimiz şey yalnızca asfalt, kaldırım ve binalardan ibaret değildir. Şehir, egemenliğin gündelik hayata sızdığı en mahrem alandır. Devletin diliyle halkın nefesi ilk kez orada çarpışır. O yüzden tarih boyunca bütün kırılmalar önce şehirlerde başlar; çünkü şehir, iktidarın aynasıdır ama aynı zamanda onun en kırılgan yüzeyidir.
Bugün Tahran’da olan biteni yalnızca “ekonomik protesto” diye okumak, meseleyi eksiltmek olur. Kurla başlayan itiraz, haysiyetle devam eden bir hesaplaşmaya dönüştü. Kepenk kapatan esnafın diliyle sokakta yürüyen gencin öfkesi aynı yerden konuşmuyor belki ama aynı boşluğa düşüyor: Gelecek hissinin kaybına.
İran’da yerel paranın erimesiyle başlayan gösteriler kısa sürede rejim karşıtı bir dalgaya dönüştü. Şehirler ateşe verildi, internet susturuldu, kelimeler karartıldı. Devlet, dijital ışıkları kapatarak gerçeğin de karanlığa gömüleceğini sandı. Oysa tarih bize şunu defalarca gösterdi: Işık kesildiğinde hakikat kaybolmaz, sadece başka bir yerden parlar.
Burada dikkat çekici olan sadece sokaktaki öfke değil; küresel refleksin hızı ve iştahı. ABD Başkanı’nın “barışçıl göstericiler” üzerinden yaptığı tehditkâr açıklamalar, İsrail Başbakanı’nın İran halkına dair birdenbire keşfettiği “özgürlük hassasiyeti”… Hepsi tanıdık. Çok tanıdık.
Çünkü bu film daha önce de oynandı.
Caracas’tan Tahran’a: Müdahalenin Lehçesi Değişmez
Venezuela’da Maduro’nun ABD tarafından fiilen “rehin siyaseti”ne konu edilmesiyle İran sokaklarında dolaşan hayalet aynı. Egemenliği tartışmalı hale getirmek, şehirleri baskı altına almak, halkın meşru taleplerini jeopolitik kaldıraçlara dönüştürmek.
ABD’nin dilinde “özgürlük”, çoğu zaman başka bir ülkenin iç ritmini bozmanın süslü adıdır. Starlink’le internet açma teklifleri, siber müdahale senaryoları, “kinetik olmayan” operasyonlar… Bunların tamamı modern çağın sessiz işgalleridir. Tank gürültüsü yoktur ama egemenliğin sinir uçlarına basılır.
İran’da yaşananlar bize bir gerçeği daha hatırlatıyor: Sertlik arttıkça, dış müdahalenin meşruiyet alanı genişler. Hamaney’in “kaosçular” dili ile Trump’ın “özgürlük” retoriği, zıt gibi görünür ama aynı boşlukta buluşur. İkisi de halkı özne değil, araç olarak görür.
Ve tam bu noktada, Türkiye’nin farkı daha net görünür.
Bu Topraklarda Ses Bastırılmaz, Yankı Bulur
Türkiye’de de itirazlar olur, muhalefet konuşur, beklenmedik isimler söz alır. Ama hiçbir dış güç, bu ülkenin şehirlerini kendi senaryosunun dekoru yapamaz. Çünkü burada devlet ile toplum arasındaki ilişki hâlâ içeriden kuruludur.
Son günlerde dikkat çekici olan şuydu: Yıllardır mesafeli duran muhalif isimlerin bile egemenlik konusunda aynı cümlede buluşması. Bu çok kıymetlidir. Çünkü bu, siyasal pozisyon değil, devlet refleksidir.
Türkiye’de şehir, dışarıdan kurcalanacak bir laboratuvar değildir. İstanbul, Ankara, Diyarbakır ya da İzmir; her biri kendi tarihsel hafızasına sahiptir. Bu şehirler, ithal öfkenin değil, yerli itirazın mekânıdır.
Son Söz Yerine
Bugün Tahran sokaklarında olan biteni izlerken, Caracas’ı, Beyrut’u, Kahire’yi hatırlıyoruz. Hepsinde ortak bir soru var: Şehir kimin?
Cevap basit ama ağırdır:
Şehir, ne tamamen devletindir ne de tamamen kalabalıkların. Şehir, egemenliğin vicdanla sınandığı yerdir.
Vicdan kaybolursa, şehir gürültüye teslim olur.
Egemenlik zayıflarsa, şehir başkasının sesini taşır.
Türkiye’nin farkı tam da burada duruyor. Bu ülke, şehirlerini başkalarına konuşturmaz. Tartışır, kavga eder, bağırır; ama sonunda kendi sesiyle susar.
Ve belki de asıl medeniyet budur.