Alparslan Türkeş 75 yıl öncesinden bugüne sesleniyor
Milliyetçi Hareket Partisi’nin kurucu lideri Alparslan Türkeş’in (1917-1997)1966 yılında yapılan Cumhurbaşkanlığı seçiminde aday olduğunu ve Cevdet Sunay’ın 461 oyla seçildiği oylamada 11 oy aldığını biliyor muydunuz?
Alparslan Türkeş denilince akla elbette 27 Mayıs 1960 darbesinin kudretli albayı ve darbe sabahı davudi sesiyle radyodan okuduğu darbe bildirisi gelir ama 1950 ila 1960 yılları arasındaki hayatında bir asker olmanın yanında Türkiye’nin ana meseleleri üzerinde kafa yormasıyla da yer yer öne çıktığı pek bilinmez.
Aşağıda Alparslan Türkeş’in 1951 yılında kaleme aldığı ve Kazdağlı müstearıyla Orkun dergisinde neşrettiği “Celadet” başlıklı ilginç ve edebî ve fikrî nitelikleri haiz yazısını olduğu gibi aktarırken onun Kıbrıs’tan başlayıp Pentagon’a uzanan, darbecilikten başlayıp Başbakan yardımcılığına bağlanan ilginç hayat hikâyesindeki bir dönemin verimlerinden birini okuyacaksınız.
Yazıya dikkat ettiğinizde ifadelerdeki lirizm, vurgular, edebî üslup ve bir fikrin nasıl açılıp bağlandığı hususlarının nasıl başarıyla kompoze edildiğini göreceksiniz.
(Not: Künye bilgileri yazının sonundadır.)
Şimdi sizi 75 yıl önce yayımlanmış ve bu günlerde tam da ihtiyacımız olan ama ne yazık ki lügatimizden çıkmış bulunan “celadet” ruhu ile baş başa bırakıyorum.

Celadet
Alparslan Türkeş
Celâdet, sıhhatli ruhlardan doğan bir yıldırımdır. Düştüğü yerleri yakar ve hız aldığı ruhların rüyalarını hakikat kılar.
Celâdet, iyman ve ideal ile beraber yaşar. Yağmurlu kış gecelerinin zifirî karanlığı ile örtülü, felâketli durumlarda dahi çakar ve en büyük tehlikelerin gözlerini kör edecek şekilde ortalığı aydınlatır.
Celâdet, haktan kuvvet alır ve hakka dayanır.
O, hiçbir zaman, maddî hesaplar ve kuru mantık tekerlemeleri ile atbaşı beraber yürüyemez.
O, daima korkaklık ve pısırıklığın düşmanıdır.
O, asla sinsi emellerin ve hasis menfaat duygularının barındığı yerlerde yaşayamaz.
Celâdet, yüksek tepelerde yuva kuran kartallar gibi ancak eğilmez başlarda kanat çırpar.
Kosova savaşında yıldırım gibi düşman üzerine atılan, Niğbolu’da düşman hatlarını tek başına geçerek, kale duvarlarının altına gelip, kale komutanı Doğan Beğ’e “Bire Doğan, bire Doğan, dayan, biz geldik” diye gürleyen Yıldırım Bayazıd, tam bir celâdet örneğidir.
Cengiz orduları önünde baş eğmeyerek sonuna kadar döğüşen Harzemşahlı büyük Celâleddin de celâdet ve kahramanlığın ta kendisi idi.
Eflâk voyvodasının elçisine “Ne hakla kendi topraklarını istilâ ettiği” yolundaki soruya cevap olarak kılıcını gösteren yüce padişah Fatih Sultan Mehmed de büyük bir cesaret ve kahramanlık abidesidir.
Çaldıran seferine giderken geri dönmek isteyen yeniçerilere “Er olan benimle gelsin, dönmek isteyenler karılarının yanında gitsin. Ben tek başıma da giderim” diye haykıran Yavuz Sultan Selim eşsiz bir celâdet güneşi idi.
Plevne'nin toprak siperleri içinde, yüz binlere karşı kırk bin kişi ile aylarca yoksulluk ve açlıkla pençeleşerek direnen Müşir Gazi Osman Paşa her şeyden önce canlı bir celâdetti.
İstiklal savaşında, modern silahlarla donatılmış bir Fransız kolordusuna ve onlarla işbirliği yapan Ermenilere karşı aylarca Gaziantep'i yoksulluk içinde savunan kahraman Antep halkı, kadını, erkeği ve çocuğu ile ve kahraman şehirleri ile birlikte tam bir celâdet meşheridir.
Şanlı Gaziantep'in yanında şüphesiz Maraş, Urfa, Adana, Erzurum… Fakat niye uzun uzun saymalı...? Türkün gezdiği ve yaşadığı her yerde, bir değil, binlerce celâdet abidesi vardır. Bütün bunlar açık, tarihî birer hakikat olduğu halde, nedense bugün bizim birçok sorumlu makam sahiplerimizde, ölçülemeyecek derecede bir korkaklık ve pısırıklık göze çarpmaktadır. Bunları tenkit ederek harekete davet ettiğiniz zaman, size bin dereden su getirip kendilerini veya müdafaa etmek istedikleri şahısları mazur göstermeye çalışırlar. Hatta daha da ileri giderek, korkaklıklarının bir siyaset olduğunu bile ifade ederler. Hele dış meseleler ve Türklüğün dış meselelerle ilgili işleri üzerinde sınırsız derecede çekingen ve pasif hareket etmek, siyasetimizin ana vasfı haline gelmiştir. Burnumuzun dibinde bulunan ve Batı Tarablus (Trablusgarb- MA) savaşı sırasında, elimizden haksız olarak alınmış olan Oniki Ada, II. Dünya savaşı sonlarında tarafımızdan, takalar ve kayıklarla bile ele geçirilmesi mümkün iken, gözümüzün önünde çatır çatır başkalarına (Yunanistan’a- MA) verildi. Bizim devlet adamlarımız da, buna seyirci gibi bakarak ağızlarını açıp bir tek kelime bile söylemediler. İki sene önce Bulgar sınırlarında vazife görürken, bir subayımız, Bulgarlar tarafından pusuya düşürülerek kaçırıldı ve bugüne kadar da geri verilmedi. Biz buna karşı da kuru protesto ve notalar göndermekten başka bir şey yapmadık. Yabancı devlet elinde kalmış olan Türklerin hakları ve insanca muamele görmeleri için, hiçbir ilgi ve gayret harcamadık ve harcamamaktayız. Zaman zaman yabancı milletlere yardım kucağımızı açtık da, kendi kardeşlerimize karşı daima sağır ve vurdumduymaz bir durum aldık.
Ne kadar acıdır ki, bunların böyle yapılmasını yüksek bir siyaset olarak vasıflandırmayı ve Türk halkına bunları büyük bir dehâ ve başarı gibi satmayı kendine vazife edinen yazar ve mütefekkirler yıllarca bu uğurda kâğıt ve mürekkep harcadılar.
Devlet adamlarımız, celâdet bakımından çok fakir bir durumda bulunuyorlar. Bunlar, bilhassa iktidar makamına çıktıktan sonra, nedense uyuşukluğa ve kayıtsızlığa kapılıyorlar. Hele Türk tarihinden hız alarak devlet işlerini celâdetle yürütmek hususunda hiç bir başarı göstermiyorlar. Halbuki, devlet idaresinde yüksek bir kiyasetle (akıllılıkla –MA) beraber, gerektiği zaman büyük bir celâdet de göstermek icab eder. Korkaklık ve pısırıklık yüzünden çok fırsatlar kaçtı ve çok şeyler kaybedildi. Bugün de, karşımıza dikilen tehdit ve tehlikeler bu yüzden cesaret bulmakta ve ufuklarımızı sarmaktadır. Bunları önlemek ve sındırmak için yalnız ve mutlaka kuvvet ve para lâzım değildir. Bunların başını sadece celâdet göstererek de ezmek mümkündür. Onun için, millet olarak ve fert olarak, sınırdaki tek erden, Genelkurmay Başkanına kadar, ve bir dairenin kapıcısından Cumhurbaşkanına kadar, her er ve her subay, her memur ve her devlet adamı celâdet sahibi olmalı ve celâdet göstermelidir.
Yabancılar, bilhassa bize karşı düşmanlıkları açıkça belirmiş olanlara karşı nezaket ve saygı göstermek hem lüzumsuz ve hem de manasızdır. Çünkü gösterilen nezaket, onlarca, bizim için aciz ve zaaf olarak mânalandırılmakta ve küstahlıklarını arttırmaya sebebiyet vermektedir.
Bunun için celâdet gösterelim efendiler, celâdet…
Notlar
Kazganoğlu, “Celadet”, Orkun, Sayı: 50, 14 Eylül 1951, s. 3-4. (Kazganoğlu, Türkeş’in subaylık yıllarında kullandığı takma ismidir.)
İki cümlesi eksik olarak ve ufak tefek hatalarla şurada yeniden yayınlanmıştır: Alparslan Türkeş, “Celâdet”, Yeni İstiklâl, Sayı: 50, 1 Aralık 1961, s. 1 ve 8.
Ayrıca bkz. Alparslan Türkeş, Gönül Seferberliğine, 2. baskı, Hasret Yayınları, Ankara, 1979, s. 10-14.