Yeşil’de hikâyeler hep yarım mı kalır?
Gecenin siyah sayfalarına turkuaz kalemle yazılmış şiir...
97’nin Bursa’sı, mevsim-i şitâ, gece epey ilerlemiş ama ben misafiri olduğum evin pencerelerini aydınlatan eşsiz Yeşil Türbe manzarasından kendimi alamıyorum..
Yıldırım Bayezid’in oğlu, II. Murad’ın babası, Fatih Sultan Mehmed’in dedesi, Osmanlı’nın Banî-i Sânii yani İkinci kurucusu Çelebi Mehmed Han, dile kolay 11 sene süren fetretten sonra babasına layık bir şekilde başa geçip yeniden şaha kaldırır Devlet-i Aliyye’yi.
Bir yandan şehirleri, gönülleri feth ederken öte yandan imar faaliyetine girişir. Osmanlı’nın başkenti Bursa’da bir külliye yaptırmak için en sevdiği veziri Hacı İvaz Paşa’yı bu işe memur eder. Büyük bir şevkle vakit kaybetmeksizin işe koyulur Paşa. Timur’un Semerkant’ından sırlı tuğla çiniler ve Tebrizli ustalar getirilir. Mahir ustalar her bir taşı dualarla dizer. İşte bundandır Yeşil Külliyesi’nde 1421’den beri o İlâhî esintinin hâlâ kalbimizi serinletmesi.
Şimdi İslam Eserleri Müzesi olan medrese ile başlıyoruz külliyemizi gezmeye.
Yeşil Medrese. Girişte hemen solda büyük bir kitabe dikkat çekiyor. Kimler geçmiş kim bilir bu maneviyat kokulu medresede; ne ilimler tedris edilmiş..
Yeşil’in ilk yarım kalan cüzü burası olmalı. Zira vakfiyesinde 30 öğrenci kaydedildiği halde sadece 13’üne oda yapıldığını üst katın tamamlanmadan bırakıldığını öğreniyoruz.
Medrese sadece içiyle değil dışıyla da sizi kendine çekiyor; zira yeşil bahçesinin gülleri mezar taşları ve kitabeler.. Kitabelerin birinde Sultan Abdülhamid Han’ın Mihaliç’e cadde yaptırdığı yazıyor. Fakat adını kazımışlar kitabeden. Ne gam! Kalbe kazınmış yazıyı sökmeye hangi hoyrat elin gücü yeter?
Eğilip öteki kitabelere bakıyoruz bir yandan. Hepsi ayrı sanat eseri.
***
Medrese bahçesinden Yeşil’e doğru ilerlerken şimdilerde bir esnaf dükkanı olan Yeşil Hamamı’nı görüyoruz. Kitabesinde:
“Şifalı Yeşil Hamamı
Devrengeç suyu ile sıhhat ve nezafet yuvası” yazıyor.
Oradan türbeye doğru ağır ağır merdivenleri çıkıyoruz. Türbe camiden yüksek bir tepeciğe konumlandırılmış. Hemen sağda Yavuz Sultan Selim’in en yakın dostu Hasan Can’a ait bir mezar taşı bulunuyor. Mezarının tam yeri tespit edilemese de türbe etrafında medfun olduğunu biliyoruz. O taşa her bakışımda Yavuz Sultan Selim’in sırtındaki çıban nedeniyle acılar içinde kıvranışı gelir gözlerimin önüne. Yanında Hasan Can vardır. “Halim nicedir böyle?” diye sorar musâhibine. Yüreği hüzünle dolar Can Hasan’ın, ayrılık vaktinin geldiğini nasıl fısıldayacaktır kulağına? “Sultan’ım artık Cenab-ı Hak ile olma zamanıdır” der usulca. Yavuz Sultan Selim bu sözle irkilir birden; “Bu nasıl söz Hasan Can? Sen bizi şimdiye kadar kiminle bilirdin?”
Ah Mısır Seferi’nde Resulullah’ın Sina Çölü’nde önünde yürüdüğü Sultan ve O’nu (Sav) gören Hasan Can…
***
Bu külliyede yarım kalmayan tek yer Türbe. I. Mehmed’in medfun olduğu türbe vaktinden 40 gün evvel tamamlanır; yani türbe tamamlandıktan 40 gün sonra 38 yaşında vefat eder Sultanımız. Sekizgen türbenin muhteşem taç kapısından içeri giriyoruz. Çinilerle kaplı türbenin pencere alınlıkları dünyanın ne kadar kötü ve geçici; ahiretin ise baki ve daha güzel olduğunu anlatan ayet ve hadislerle süslü. Göz kamaştırıcı mihrabı dünyada tek. Kızları ve oğullarının da mezarı burada olan Çelebi Sultan’ın kızı Hafsa Hatun’un ise sadece sandukası var. Kendisi Hac ziyareti sırasında vefat ettiği için, Mekke’de Hz. Hatice Validemizin kabrinin bulunduğu Cennet’ül Mualla’ya defn edilmiş. Teberrüken burada bulunur sandukası. Dualarla yâd edilmesi için…
İsterdim bu eski yerde seninle
Başbaşa uyumak son uykumuzu,
Bu hayâl içinde...
Ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevî âhenk..
Mekânın sükûtunda, Tanpınar’ın muhayyilesine misafir olmuşken muhteşem ikindi ezanı bizi davet ediyor. Duramıyoruz.
Ezan. Namaz. Dua.
Buyurun şimdi dar merdivenlerden Hünkar Mahfiline ilerleyelim.
Çinilerle işlenmiş mahfilde ötelere yolculuk ediyor gibiyiz.
“Kâşî” dermiş Evliya Çelebi bu çinilere. İnce değil arkası dolu; firûze, sarı, lacivert, beyaz. Zarafetle işlenmiş muhteşem motiflerle müzeyyen duvarları seyretmek yetmiyor bana; dokunuyorum. Öylesine eşsiz. Burada sözü Yeşil Camii müezzinine bırakmak istiyorum;
“Bakın” diyor “yeşil çiniler üzerinde siyah lekeleri görüyor musunuz? Bunlar hususi olarak silinmemiş. Padişah ve bunu işleyen sanatkâr, kul olduğunu unutmasın, haddini bilsin kibre kapılmasın diye.”
Şu meşhur kaplumbağa terbiyecisi resminin yapıldığı pencereye ilişiyor gözüm. Ressamını hatırlayıp mahfilin büyüsünü kaçırmak istemediğimden olsa gerek, başımı çeviriyorum gayri ihtiyari.
Mahrûtî kubbeyi seyrediyorum. Helezonî beyaz taşlar beni göğe doğru vakumluyor sanki…
En mühim dersin edep olduğunu hatırlatan alçak medrese kapıları gibi yan odalara açılan kapıların üzerinde yazan Farsça hattı Suriyeli bir kız sayesinde çözdüklerini söylüyor müezzin.
Kaydediyorum hemen;
“Herkesî kûba der desteri derne leheb bişekest payidâr oyet biyâke ser nehed.
Tam ortada o meşhur tablonun yapıldığı pencere üzerine ise:
“şifau'l kulub likau'l mahbub”
(Kalplerin şifası sevgiliye kavuşmakla olur)
sözü işlenmiş…
Mahfil çemberine,
“Sadaka verin, çünkü sizin üzerinize öyle bir zaman gelecek ki sadaka vermek için dolaşan bir adam sadakasını kabul edecek kimse bulamayacak” hadis-i şerifi yazılı.
İs odası da varmış Yeşil’in, görmek isterdim doğrusu. “İs” deyince Surre yolcusu Süleymaniye Camii’nin nasipli isleri geliyor aklıma; kutlu kervanda salına salına Kâbe-i Muazzama’yı ziyaret edip, Kara Sevda rengi mürekkebe dönüşünce Osmanlı’yı yazacak kaleme, muhteşem hat levhalarına menba olan isler…
Birbirinden farklı motifler ve 8 köşeli yıldızlarla bezeli balkondan Evliya Çelebi’nin “Tariften acizim” dediği mihraba odaklanıyorum. Hoş bir enstantane kalıyor o andan…
Yan odacıkta soluklanıp ayrılıyoruz bu enfusi mekândan…
***
Bahçeye iniyoruz; lâkin bu hazan da ne böyle?
Ah yarım kalan pencere yazıları… İvaz Paşa..
Tebrizli ustaların ellerinden düşen keserlerin mermerdeki sesi geliyor kulaklarıma…
İvaz Paşa’nın gözlerine mil çekildiğinin haberi gelince tutmaz olmuştur birden mahir elleri ustaların. Bu diyarda duramazlar artık, işlerini tamamlayamazlar. Ve yarım kalır pencere kenarı yazıları, ayetler yarım, Yeşil yarım…
Ardından bir yarım kalış hikâyesi daha öğreniyorum. Yıldırım Camii’ndeki son cemaat yeri Yeşil’in avlusunda da yapılacakmış. İki mihrap inşa edilmiş sağ ve solda; fakat Çelebi Mehmet’in ölümü üzerine üzeri örtülememiş…
***
Ve işte ayrılık vakti geldi.
Biz baştan aşağı yeşile boyanmış halde vedalaşırken, yarım kalmış hikâyeleriyle Yeşil, cebimize sırlı mektubunu koymayı ihmal etmiyor. Açıp bakıyoruz aceleyle ne yazıyor diye;
“Unutmayın burası dünya burada her şey yarım kalır…”