Hakikat Arayışında Bir Seyyah: Alphonse de Lamartine
“Kimliğimizi üç şey belirler” der Mustafa Armağan; “zaman, mekân ve lisan.”
Zamanın ve mekanın tesirinde inceliyorum “Göl” şiirinin şairini…
Alphonse de Lamartine, 1789’dan bir yıl sonra Macon’da dünyaya gelir. Fransız İhtilali’nin akabinde doğması onun daha sonra üstat sayılacağı romantizm akımının öncülerinden olmasında, daldan dala konan hayat serüveninde oldukça etkendir.
Risale-i Nurlarda “büyük ve munsif Fransız şair Lamartine” diye söz ettiriyor kendinden. Bu iki vasfıyla Risale’de geçmesi merakımı celbediyor doğrusu. “Büyük ve munsif” yani insaflı. Neden?
İsterseniz gelin cevabını hayat hikâyesinde arayalım.
Katolik bir ailede büyüyen Lamartine, gençlik yıllarında İtalya’ya gider. İşte bu ilk seyahati ile başlar dönüşüm. Hem ilk aşkını kaybeder burada hem Hıristiyanlık dinini sorgular; karşılaştığı tezatlıklar dininden soğumasına yol açar.
Lamartine, ilk şiir derlemesiyle ün kazanmasına rağmen, tercihini başka bir alanda kullanır. Diplomatik kariyer yapmak gayesiyle politikaya atılır. Fakat Fransa tahtına Louis Philippe’in geçmesinden sonra diplomatik görevlerinden istifa edip doğu seyahatine çıkar. Bu seyahatte gördüğü mekânlar, onun hayat felsefesini etkileyecek mühim bir adımdır.
Beyrut, Suriye, Lübnan ve Filistin’i gezer; yani Osmanlı topraklarını. Seyahati sırasında milletvekili seçildiğini öğrenince tekrar İstanbul üzerinden Fransa’ya dönmeye karar verir.
1833’te dönüş yolunda, İstanbul’a geldiğinde Sultan II. Mahmud’un misafiri olur. İstanbul’un bir çok yerini hayranlıkla gezer. Beyoğlu’nda kaldığı süre zarfında sık sık binaların çatısına çıkarak İstanbul’u seyreder. Bu efsunî manzara karşısında "Dünyaya bir kez bakmak zorundaysan sadece İstanbul'a bak” sözü düşer dudaklarından. Ben bu bakışta Fatih’i hatırlıyorum; İstanbul’u fethinden sonra Ayasofya’nın kubbesini 360 derece dolaşarak, İstanbul’ u buradan doyasıya seyretmesini ve “İstanbul çok güzel bir kızmış fakat ne yazık ki bakımsız kalmış, ümmet-i Muhammed’in elinin ona değmediği buradan belli” deyişini… Fatih’ten Osmanlı elinin değmesinden sonra ne kadar da değişmiş şehir ve şairimizi büyülemiş.
İstanbul’dan dönüş yolunda; Edirne, Sofya, Niş, Belgrad ve oradan da Viyana’ya geçen Lamartine, yapmış olduğu seyahat ile ilgili hatıralarını 4 cilt halinde kaleme alacaktır.
Lamartine, 1848 devriminden sonra Cumhuriyetin ilk geçici hükümetini kurar. Liberal fikirlerinden ötürü büyük sermaye grubuyla anlaşamayınca tedrici olarak siyasi hayatın dışına itilir. Bu gelişmeler üzerine tekrar doğuya yönelen Lamartine, 1 Temmuz 1850 yılında yeniden İstanbul’dadır. Bu defa Ihlamur Kasrı’nda Sultan Abdülmecid’in huzuruna çıkarılır.. Sultan kendisine daha evvel mektupla belirttiği dileğini yerine getirmek için Aydın civarında bir çiftlik bağışlar. Lakin çok arzulamasına rağmen çiftlik işletme işinde başarılı olamayan şairimiz ülkesine geri dönecektir.
Lamartine, gerçekleştirdiği iki doğu seyahatinde İslamiyet’i ve Müslümanları daha yakından görme ve tanıma imkânını bulur. Siyasi ve dini hususlar üzerinde araştırmalar yapar. Hıristiyanlığa oranla İslamiyet’in daha ileri ve mükemmel bir din olduğunu bizzat görüp öğrenir. Hıristiyanlıktan daha da uzaklaşmaya ve tenkide başlar.
Lamartine, İslam tarihini okuyup inceledikten sonra; çok uzak bölgelere kadar yayılan, aynı kudretini uzun zamandan beri muhafaza eden İslamiyet’in yalan olamayacağını belirtir.
Hazreti Muhammed’in (sav) hayatına da dikkat çekerek; mücadelelerini, hurafe ve putlara karşı kahramanca karşı duruşunu, kendisine ve ashâbına yapılan onca eziyete rağmen on üç yıl gibi uzun bir süre Mekke’de kalarak dayanmasını, Medine’ye hicretini, kendisinden çok güçlü düşman ordularıyla savaşmasını, en büyük felaketin karşısında bile duyduğu insan üstü güvence, sabır ve tevekkülünü, kulluğunu, vefatından sonra da devam eden şan ve şerefini hatırlatarak, böyle bir insanın, Batılıların uydurduğunun tersine, asla yalancı bir peygamber olamayacağını, aksine bütün bunların, büyük bir iman sahibi olduğunu gösterdiğini anlatır.
Ayrıca Peygamber Efendimiz (sav) için şu ifadelere yer vermektedir:
"Filozof, hatip, peygamber, kanun koyucu, cenkçi, insan düşüncelerini etkileyici, büyük İslam devletini kuran adam: İşte Muhammed budur! İnsanların büyüklüğünü ölçmek için kullanılan bütün mikyaslarla ölçülsün! Acaba O’ndan daha büyük birisi var mıdır? Olamaz!"
Bir vasfı daha var ki vefası; o dönemde nevzuhur oryantalistlere inat ve İslam’ı ve Osmanlı’yı savunacak 8 ciltlik Türkiye Tarihi yazmıştır. Aynı zamanda iyi bir hatip olarak parlementoda “Batı’nın Doğu’yu, özellikle Osmanlıları iyi tanıyamamış olmaktan kaynaklanan yanlış hükümler verdiğini, böylece bütün dünyayı yanılttığını defalarca dile getirir.
. Bu çarpıcı tespitleri “büyük ve munsif” vasıflarını anlamamıza yetiriyor değil mi?
Sevdadan ve maddiyattan yana yüzü gülmese de hakikati söylemekten vazgeçmeyen vefadâr şairimize kendi dizeleriyle veda edelim…
“Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere doğru sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün, bir lahza için
Demirleyemez miyiz?
Akıp giden saatin
Kadrini bilmeliyiz!
İnsan için liman yok, sahil yok zaman için,
O geçer biz göçeriz!”