Fırsatlar Ülkesi mi, Fırsatçılar Ülkesi mi?

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

Bizim memleketimiz gerçekten bir fırsatlar ülkesi.

Ama bu cümleyi kurarken insanın içi rahat etmiyor. Çünkü burada “fırsat” dediğimiz şey çoğu zaman üretmekle, geliştirmekle, değer katmakla ilgili değil. Daha çok, bir başkasının hakkından pay kapmakla ilgili.

Devlet, vatandaş ev sahibi olsun diye kredi faizlerini düşürüyor.

Kâğıt üzerinde bakınca güzel bir tablo…

Ama sahaya indiğinizde bambaşka bir gerçek var: Faiz düşer düşmez fiyatlar yükseliyor.

Müteahhitler, piyasadaki bu hareketliliği fırsata çeviriyor ve ev hayali kuran vatandaş yine aynı yerde kalıyor.

Yani sistem bir el veriyor, başka bir el geri alıyor.

Bir salgın dönemi yaşadık.

İnsanlar şehirden kaçmak, nefes almak, doğaya sığınmak istedi.

Tam da bu noktada, kimsenin dönüp bakmadığı arsalar, araziler bir anda “değerli” oldu.

Dün bir lira olan yer, bugün üç lira.

Çünkü bizde ihtiyaç artınca vicdan değil, fiyat yükseliyor.

Dünyanın öbür ucunda bir kriz çıkar.

ABD-İran Gerilimi gündeme gelir.

Ertesi sabah pazara gidersiniz; salatalık da zamlıdır, biber de.

Sebep hazırdır: “Mazot arttı.”

Oysa hepimiz biliyoruz ki mesele sadece mazot değil.

Mesele, her durumu kendine avantaj çevirme refleksi.

Biz belki o savaşların tarafı değiliz…

Ama başka bir savaşın tam ortasındayız:

İçimizdeki fırsatçılıkla, olması gereken vicdan arasında bir savaş.

Bu ülkede artık herkes gücü kadar değil, fırsat bulduğu kadar hareket ediyor.

Kimi küçük hesaplar yapıyor, kimi büyük oyunlar kuruyor.

Ama sonuç değişmiyor: Bedeli yine aynı insanlar ödüyor.

Belki de asıl mesele ekonomi değil.

Asıl mesele ahlak.

Çünkü bir toplumda herkes birbirini fırsat olarak görmeye başladığında, orada ne piyasa sağlıklı işler ne de güven ayakta kalır.

Ve güven yıkıldığında, en büyük kaybı rakamlar değil, insanlar yaşar.

Şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı:

Gerçekten bir fırsatlar ülkesinde mi yaşıyoruz,

yoksa fırsatçılığın normalleştiği bir yerde mi?