Laboratuvardan Borsaya: 21.Yüzyılda Biyolojik Tehdidin Yatırım Haritası

YAYINLAMA:

21. yüzyılın güvenlik paradigması hızla ve kalıcı şekilde değişiyor. Bu paradigmalar ile artık sadece ülkelerin sınırları değil daha çok molekülleri genetik hazneleri de korumayı gerektiriyor. Nitekim biyolojik terör, geleneksel klasik saldırı tanımının çok ötesine geçti.  Yatırım ve piyasa dinamikleriyle iç içe geçen bir tehdit alanına dönüştü. Bu doğrultuda özellikle ilaç, kimya ve kozmetik gibi ivme kazanan sektörlerdeki devasa sermaye akışları; sağlık, ekonomi ve güvenlik eksenlerinde yeni riskleri doğurmaya başladı.

Biyoteknoloji ve biyolojik ürün piyasasının büyüklüğü ise 2025 itibarıyla küresel biyoteknoloji pazarında 1,5 trilyon doların üzerinde bir büyüklüğe ulaştı. Öyle ki bu yatırımların 2034’e kadar bu rakamın ikiye katlanması bekleniyor. Bu büyüme inovasyon alanında olduğu kadar, biyolojik rekabetin de ciddi bir habercisi duruyor. Böylelikle moleküler araştırmalar artık sadece tıbbi tedaviye değil, büyük sermayeli yatırımlarla biyopolitik etki alanlarına da ciddi oranda yön veriyor.

Yine aynı dönemde biyolojik savunma (biodefense) piyasası yaklaşık 16–17 milyar dolar seviyesine ulaştı. Buna ek olarak 2030’a kadar 24–36 milyar dolar aralığında bir büyüklük öngörülüyor. Tespit edilen tablo, biyoteknolojinin güvenlik ekonomisine dönüşümünü açıkça gösteriyor.

Covid Pandemisi sonrası çok hızlı artan AR-GE fonları, ilaç üretimiyle birlikte kimyasal manipülasyon riskini de büyüttü. Başta nöroaktif ilaçlar, sakinleştiriciler ve ağrı kesiciler gibi bileşenlerin bir kısmı, yan etkileri gerekçesiyle “biyolojik zayıflatma” tartışmalarını yeniden gündeme taşındığını gözler önüne serdi.

İlaç sektöründe büyüme ve bağımlılık riski

Küresel ölçekte 2025 sonunda küresel alanda biyoteknolojik ilaç satışlarının 550 milyar doları aşması dahi bekleniyor. Elbette bu büyüme, regülasyonun gerisinde kaldığında, biyolojik veri ve formül ticareti üzerinden yeni bir güvenlik açığı oluşmasını doğuruyor.

Başta Kimya ve kozmetik sektörleri, son yıllarda en hızlı büyüyen endüstriler arasında yer alıyor. Türkiye’nin 2025 ilk yarısında 800 milyon dolarlık kozmetik ihracatı yapması (%13,9 artışla), sektörün ekonomik ağırlığını ilan ediyor. Bununla birlikte güçlenen bu alan, biyolojik risklerin en az denetlendiği segmentlerden biri haline geliyor.

Bunlar içinde “Doğal” veya “organik” etiketli birçok ürün, esasen immün ve  hormon sistemini baskılayıcı veya nöroaktif kimyasallar içerebiliyor. Oldukça büyük bir sağlık tehdidi olan bu durum  toplum genelinde fark edilmeyen, ancak uzun vadede biyolojik ve psikolojik etkiler yaratabilecek bir tehdit formuna dönüşüyor.

Biyolojik tehditlere karşı geliştirilen savunma teknolojileri (biyosensörler, hızlı tespit sistemleri, sterilizasyon çözümleri) hızla büyüyor. Bu hızlı büyüme oranının 2030 yılına kadar yıllık ortalama %7,5’lik yatırım artışa çıkacağı öngörülüyor. Fakat bu büyüme, sadece savunma motivasyonuyla değil, ticari fırsat algısıyla da şekilleniyor. 

Bazı fonlar ise aynı anda hem sağlık teknolojilerine hem de askeri biyoteknoloji projelerine yatırım yapıyor ki bu da aslında etik sınırları ciddi manada bulanıklaştırıyor.

Moleküler denetim çağı

Gününüzde artık hiçbir yatırım alanı, biyogüvenlikten ve denetiminde bağımsız olmamakta. Keza laboratuvarlarda geliştirilen her molekül, küresel borsalarda işlem gören her biyoteknoloji hissesi, geleceğin güvenlik ve politika dengelerini sarsıyor. 

Bu durumda devletlerin yeni stratejisi hem patojenlerle, hemde biyolojik yatırım zincirleriyle mücadele etmek durumuna geliyor. Çünkü biyolojik terör olarak adlandırılan bu süreç artık yalnızca laboratuvarda değil; küresel borsalarda, yatırım fonlarında ve üretim zincirlerinde şekilleniyor. 

Sonuç olarak, yeni dünyanın savunma hattı artık yalnızca sınırlar değil, moleküler düzeyde yatırımların stratejik kontrolüdür.