Trump Venezuela’yı Keşfetti!

YAYINLAMA: | GÜNCELLEME:

                                                    Emperyalizm her şeyden önce coğrafi bir şiddet eylemidir;                                                                         

                                                     bu şiddet aracılığıyla dünyadaki her uzay parçası keşfedilir, 

                                                     haritası çıkartılır ve nihayet kontrol altına alınır.

                                                                                                                          Edward Said

 

Dünya 2026’ya keşif haberiyle başladı. Ne keşfi? O keşif değil düpedüz vurgun haberi değil miydi? 3 Ocak 2026 gecesi Venezuela’nın meşru Devlet Başkanı  Nicolas Madura ve “İlk savaşçı” eşi Cilia Flores, Donald Trump’ın emriyle başkent Karakas’ta yatak odalarından sürüklenerek New York’a getirildi. Trump neyi hedefliyor peki? Monreo Doktrini’ne yeniden tutunup iştahını kabartan, başka bir ülkeye ait yer altı zenginliklerinin üzerine tek başına konmayı. Yıllar evvel Kristof Colomb’un Amerika’ya konması, onların deyişiyle keşfetmesi gibi.

 “Keşif” ne kadar da masum bir kelime değil mi? Bir o kadar sorgulanmaz bir kavram. Kolomb Amerika’yı keşfetti. Bu ezber bilgileri hiçbir vakit sorgulamadan ve yargılamadan nesilden nesile aktardık. Oysa Amerika Kolomb’dan yıllar evvel keşfedilmişti ve o topraklarda milyonlarca yerli huzur içinde yaşıyordu. Ta ki sömürge devletleri kıtalarına gelene dek. İnsanların üzerinde yaşadığı bir kıta nasıl keşfedilebilirdi? Şimdi Venezüela’nın keşfedilmesi gibi tuhaf ve gülünç bir hali ciddiyetle ve dokunulamaz bir kutsal gibi öğrendik ve öğrettik. 

“Keşif” kavramının kalın perdesini araladığımızda altında kan, gözyaşı, sömürge, kolonizasyon, müstemleke, emperyalizm kelimelerinden mürekkep bir heyula ile karşılaşırız. Keşif tam anlamıyla bir yerin sömürüye açılması, yerlilerin katledilmesi hayatta kalanların ise mankurtlaştırılması demekti. Bugün yaşanan haydutluk vakası da işte tam o masum (vahşi) Coğrafi Keşiflerin daha doğrusu Coğrafi Sömürgenin bugüne aktarılmış genetik mirasıdır.

Aliya’nın deyişiyle; “Batı hiçbir zaman medeni olmamıştır ve bugünkü refahı, devam edegelen sömürgeciliği; döktüğü kan, akıttığı gözyaşı ve çektirdiği acılar üzerine kuruludur.”

Vahşi Batı; Afrika’ya Hindistan’a, Cezayir’e ve dünyanın birçok yerine Mimsiz “Medeniyeti” yani başındaki mimi hunharca koparıp atarak deniyeti, alçaklığı ve zulmü götürüyor; karşılığında yalnızca topraklarını, madenlerini değil; kültürlerini, geçmişlerini, izzetini, kimliklerini de talan ediyordu.

 “Afrika” denince ne aklımıza geliyor mesela? Açlık, yoksulluk, susuzluk, cehalet, barbarlık, ilkellik. 

Afro-pesimizm ile kötü imgelerle anılan bir ülke. Bu bize dayatılan bir imge. Bu kıtanın tarihini sömürge döneminden başlatan bir kavram.  Peki sömürge döneminden önce nasıl yaşıyorlardı? Büyük bir medeniyete sahiplerdi; imparatorlukları, şehir devletleri ve devlet gibi hareket eden topluluklar vardı.  Tarım ve hayvancılık yapıyorlardı. Aile kavramı Batı’da yokken orada oturmuştu. 

“Biz medeniyet olan yere nasıl medeniyet götürdünüz?” demeyelim diye Afrika tarihini sömürge döneminden başlattılar.

İlk sömürge faaliyetleri Portekiz’den kral adına başladı. Krala gittikleri yerlerden zengin madenler getirince kral tekrar gitmelerine izin veriyor.  Ve o “Kâşif” dediğimiz kişiler sömürge adına yola çıkmış katillerdi. Kolomb mesela Doğu’nun zenginlikleriyle ordular tesis edip Kudüs’ü Müslümanlardan kurtarmayı hedefliyordu. 

Masum yerliler kâşifleri hürmetle karşıladı.  Sonra insanların çoğuna bilmedikleri sözleşme imzalattılar.  Ardından  misafir etikleri evde hizmetçi oldular.  Tıpkı Filistin’e,  Gazze’ye Avrupa’dan kovulan Yahudilerin gelmesi gibi. Bakın geçmiş ve bugün nasıl da “suyun suya benzediği gibi” benziyor.  

Hollanda Portekiz art arda geliyordu. Ardından Fransa, Hollanda, İngiltere, İtalya, Rusya, Japonya, Almanya’da dünyayı vahşi dişleriyle parçalamak üzere kurulu bu yamyamlığa büyük bir iştahla katılıyordu. Yerliler süreci şöyle anlatıyor; 

“Geldiklerinde ellerinde İncil vardı. Gözlerimizi kapatmamızı söylediler. Gittiklerinde ellerinde topraklarımız vardı.”

Peki nasıl yaptılar bunu? Sadece askeri güçle mi? Hayır.

Afrikalıların içinden insanları seçiyorlar. Bu insanlar fabrikada şef misali toplumda elit bir tabaka çıkarıyor.  Bunlara “istediğini seç, yönet; ama kaynaklar bana aksın” diyor. Kendi içlerinden seçilen kişiler Batı hayranı ve onlara hizmet eden sınıf.  Güvenliği de kendi içlerinden seçtiği kişiler vasıtasıyla sağlıyor. Kaynakları doğrudan kontrol ederken bu defa şirketler üzerinden, kendi yetiştirdikleri elit zümrenin oluşturduğu kişiler vasıtasıyla yine kendi ellerinde tutuyorlar. 

Size de farklı çağrışımlar yapıyor mu bu sistem merak ediyorum doğrusu. Osmanlı’yı hatırlatıyor mu mesela? “Hayır! Osmanlı hiçbir vakit sömürge ülkesi olmadı o büyük bir imparatorluktu” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız.  Osmanlı topraklarına emperyalizm asla yaklaşamadı. Osmanlı bir imparatorluk olarak da hiçbir vakit bir başka toprağı sömürmedi. Daima saygı sevgi ve muazzam bir hoşgörü medeniyeti kurdu gittiği her yerde.

 Lakin topraklara yapamadıklarını daha da acımasızca torunlarının zihinlerine yaptı bu Barbar Batı. Aydın bir zümre oluşturdu evvela seçkinlerden. Kendilerine hayran etmekle yetinmeyip ecdadına hakaret eden bir zümre peydâ ettiler. Aşağılık kompleksine düçar bu zümre halkını, kadim kültürünü, şanlı tarihini de utanılacak bir meta olarak gördü. Düşmanını dost atasını düşman bildi.

Bu sandığımızdan da büyük hipnoz asır oldu; çözülmüyor. Gözümüzün önünde iki seneyi aşkın süredir devam eden soykırım, zulüm,  katliam dahi Batı’nın beyaza boyanmış sayfalarını kirletmeye yetmedi.

Şimdi Maduro bir haydutun elinde dünyanın gözü önünde kaçırılıyor. Dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülke yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle keşfe açılıyor.

Sesini duyan var mı bilmem ama Maduro haykırıyor;

“Saygıdeğer yurttaşlarım;

Bu katliam artık bir soykırıma doğru gidiyor. Çok acı. Buradan öncelikle Yahudilere bir çağrım var. Misket bombalarıyla devletiniz Filistin’i şimdiye kadar bombaladı ve katliama devam ediyor. Gazze’de öldürülen çocukların katili İsrail devletine önce dünyanın dört bir yanındaki Yahudiler ‘dur!’  demeli; katil devletlerini ilk Yahudiler kınamalı! Filistin’de Müslüman Hristiyan farklı dinden ve kültürden insanlar var.

 İkinci çağrım bölgedeki Arap halkına ve liderlerine; Ne zamana kadar katliama sessiz kalacaksınız?

 Filistinli kardeşlerimizin katliamını izlemeye devam mı edeceksiniz?

Arap hakları ne zaman uyanacak? Ve Arap liderleri?

 Ne zaman uyanıp Filistin halkının sesine ses vereceksiniz?

Yerin dibine batsın resmi açıklamalarınız!

Yerin dibine batsın uluslararası protokolünüz!

Artık harekete geçmelisiniz!

Resmi açıklamalarınızdan öteye gidemiyorsunuz, o kadar!

 Filistin halkının katillerine cevap vermelisiniz?

Venezuela Devlet Başkanı olarak sesleniyorum; Yeter artık!

Filistin halkına yapılan katliama seyirci kalmak bana acı veriyor. Artık ölümlere alışmışlar. Dünya, katliam karşısında kör ve sağır olmuş!

 Çoğu korkak liderler de resmi bir yazı geçip, olaylardan üzüntülerini belirtip kınıyorlar. 

 O kadar! “Saldırıyı lanetliyoruz!” Sadece bu. “Çok endişe duyuyoruz” bir de bu.

 Mesele bitiyor onlar için.

Asıl endişelenen kolunu kaybeden çocuklardır. Çocuklarını kaybeden ailelerdir. Sözde yasaklanan misket bombalarının başlarına ne zaman yağacağından endişe duyan Filistinli çocuklardır.

Yeter be! Artık yeter!

Birleşmiş Milletleri adaleti sağlamaya çalışıyorum!

Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni adaleti sağlamaya çağırıyorum!

Adalet! Adalet! Adalet!”

 

                                                                                               9 Ocak 2026