Günler öncesinden İstanbul için peş peşe “kar alarmı” verildi. Meteoroloji Genel Müdürlüğü, kente “yoğun kar yağışı” beklendiğini duyurdu; üniversitelerden akademisyenler “bu kez kesin” diyerek uyarılarını sıklaştırdı. Beklentiler, tüm şehrin beyaza bürüneceği yönündeydi. İstanbul Valiliği, bu öngörüler doğrultusunda okulları tatil etti. Ancak beklenen olmadı.
Kısa süreli kar yağışı, kent genelinde herhangi bir aksaklığa yol açmadı. Trafik kilitlenmedi, ulaşım durmadı, hayat olağan seyrinde devam etti. Karla kaplanması beklenen İstanbul’da, birçok İstanbullu karı görmedi bile.
Yaşanan durum, teknolojinin ve veri kapasitesinin bu denli ilerlediği bir çağda hava tahminlerinin neden hâlâ bu ölçüde yanılabildiği sorusunu yeniden gündeme getirdi. Uydu görüntüleri, radar sistemleri, sayısal tahmin modelleri ve yapay zekâ destekli analizlere rağmen, özellikle büyük ve karmaşık şehirlerde hava olaylarının kesin olarak öngörülememesi dikkat çekti.
Uzmanlara göre İstanbul’un coğrafi yapısı, deniz etkisi, mikroklima alanları ve hızlı atmosferik değişkenler tahminleri zorlaştırıyor. Birkaç derecelik sıcaklık farkı ya da rüzgâr yönündeki küçük bir sapma, “yoğun kar” beklentisini kısa süreli yağışa dönüştürebiliyor. Ancak kamuoyuna yansıyan kesinlik dili, bu belirsizliği çoğu zaman görünmez kılıyor.
Bu tablo, yalnızca meteorolojik bir yanılgıyı değil tahminlerin nasıl sunulduğu, risk iletişiminin nasıl kurulduğu ve kurumsal kararların hangi belirsizlik paylarıyla alındığına dair daha geniş bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Okullar tatil edildi, şehir alarma geçti fakat doğa, beklendiği gibi davranmadı.
İstanbul’da kar bu kez yağmadı. Geriye ise, tüm teknolojik ilerlemelere rağmen doğanın hâlâ kesin hesaplara sığmadığını hatırlatan bir soru kaldı:
Tahmin mi fazla iddialıydı, yoksa beklenti mi yanlış yönetildi?