
İstiklal Marşı’nı her törenle tekrar ederken, o marşın arkasındaki ahlâkı, hayat disiplinini ve çileli fikrî yolculuğu ne kadar hatırlıyoruz?
Bu soruların peşine düşen isimlerden biri de, uzun yıllardır Sebilürreşad’ı büyük imkânsızlıklara rağmen her ay okuruyla buluşturan, bulunduğu her zeminde Mehmet Âkif’in sadece anılan değil, anlaşılan bir şahsiyet olması için gayret gösteren Sebilürreşad Genel Yayın Yönetmeni Fatih Bayhan.
Bayhan, dergi sayfalarında, panellerde, konferans kürsülerinde ve kültürel çalışmalarda; Mehmet Âkif’i bir tarih figürü olarak değil, bugüne sözü olan diri bir vicdan olarak yeniden okumamız gerektiğini ısrarla vurguluyor.
Bu söyleşinin ilk bölümünde, Fatih Bayhan ile Mehmet Âkif’i anlamanın en temel eşiğini konuşuyoruz: İçine doğduğu aile, çocukluk yılları ve Safahat’a sinen ilk terbiye iklimi…
Soru:
Mehmet Âkif Ersoy’u bugün yeniden konuşmak neden bu kadar önemli? Sizce onu anlamanın ilk kapısı neresidir?
Fatih Bayhan:
Bugün Mehmet Âkif’i yeniden konuşmak, aslında kendimizi yeniden konuşmaktır. Çünkü Âkif, sadece yaşadığı dönemin değil; bizim zaaflarımızın, arayışlarımızın ve imkânlarımızın da aynasıdır. Onu anmak kolay, anlamak ise zahmetlidir. Biz yıllardır Sebilürreşad’ta bu zahmeti göze alıyoruz.
Âkif’i anlamanın ilk kapısı ise şiiri değil; ailesidir. Çünkü Âkif’in şahsiyeti, okul sıralarında şekillenmiş bir kişilik değildir. O, daha çocuk yaşta dinle ahlâkın, ilimle sorumluluğun iç içe yaşandığı bir evde yoğrulmuştur. 1873’te İstanbul’un Fatih semtinde, Sarıgüzel Mahallesi’nde doğan Âkif için ev, ilk mektep; anne ve baba ise ilk müderristir.
Soru:
Bu aile ortamını biraz açar mısınız? Babası Tahir Efendi nasıl bir şahsiyetti?
Fatih Bayhan:
Babası Tahir Efendi, Kosova’nın İpek kazasına bağlı Suşisa köyünden İstanbul’a gönderilmiş, burada ilim tahsil etmiş ve Fatih Camii müderrisiliğine kadar yükselmiş bir âlimdir. Akif’in ailesi baba tarafından Arnavut’tur. Suşisa köyündeki cami ve medrese’nin hizmeti gören büyük dedesi, aslında Tahir Efendiyi İstanbul’a daha iyi bir dini eğitim alması için gönderir. Planı şudur, İstanbul’da eğitimi alıp tekrar köye dönecek ve köydeki cami ve medrese’nin hizmetini devam ettirecektir. Fakat planı işlemek hayatın güncel akışı içinde biraz zorlaşacaktır. Zira Tahir Efendi’nin şahsiyeti, başarısı Fatih Medresesinde kendini ön plana çıkartan bir talebeye dönüştürecektir. Bu başarısı nedeniyle Tahir Efendi’yi yeniden Suşisa köyüne göndermek istemezler. Eğitim hayatı tamamlanınca ailesiyle de görüşerek onu evlendirerek İstanbul’da yeni bir hayat kurmasını sağlayacaklardır. Tahir Efendiyi önemli kılan sadece ilmî unvanı değildir. Tahir Efendi, zühdüyle, vakarıyla ve çalışkanlığıyla örnek gösterilen bir isim haline gelmiştir.
Hayatı yokluk içinde geçmiştir ama izzetini hiçbir zaman yitirmemiştir. Temizliğe ve sadeliğe verdiği önem sebebiyle halk arasında “Temiz Tahir Efendi” diye anılması boşuna değildir. Âkif’in hayatı boyunca harama karşı bu kadar titiz, sözüyle fiili arasında bu kadar tutarlı olmasının arkasında, işte bu baba modeli vardır.
Soru:
Safahat’ta geçen “Babamdı, hem hocamdı” ifadesi çok çarpıcıdır. Bu söz, nasıl bir terbiyeye işaret eder?
Fatih Bayhan:
Bu ifade, Âkif’in hayat felsefesinin özüdür. Tahir Efendi, oğluna vaaz veren bir baba değil; yaşayarak öğreten bir rehberdir. Âkif’in çocuk yaşta babasıyla camiye gidişini anlattığı dizeler, bunun en somut göstergesidir:
“Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: ‘Bu gece,
Sizinle câmiye gitsek çocuklar erkence…’”
Bu, sadece bir ibadet çağrısı değildir. Bu, bir çocuğun elinden tutulup sorumluluk, ciddiyet ve ahlâk dünyasına davet edilmesidir. Âkif için din, kitap sayfalarında kalan bir bilgi değil; hayatın içinde öğrenilmiş bir hakikattir.
Âkif’in nerede ve nasıl bir eğitim alacağı meselesi, aile içinde ciddi bir istişare konusu olur. Annesi, onun medresede dinî bir eğitim almasını isterken; babası mektepte, yani dönemin modern eğitim kurumlarında okumasını arzu eder. Tahir Efendi, eşini şu sözlerle ikna eder:
“Medresede okutulacak dersleri oğluma ben veririm. O, mektepte okusun.”
Bu söz, yalnızca bir tercih değil; aynı zamanda bir eğitim vizyonudur. Nitekim Tahir Efendi, bu sözünün arkasında durmuş ve oğlunu hem ilimle hem irfanla yoğurmuştur.
Mehmet Âkif, hatıralarında babası için şu ifadeyi kullanır:
“Benim hem babam, hem hocamdır. Ne biliyorsam kendisinden öğrendim.”
Tahir Efendi, oğluyla yakından ilgilenmiş; onun hem ahlâkını hem de derslerini titizlikle takip etmiştir. Âkif’le adeta bir dost gibi konuşur, birçok meseleyi ilmi mülahazalar eşliğinde tartışırdı. Arapça ve Farsça’yı, sarf ve nahiv kaidelerini babasından aldığı sağlam temel üzerine inşa eden Âkif, daha çocuk yaşlarda klasik metinlerle tanışmış bir öğrencidir.
Mehmet Âkif, dört yaşında Emir Buhârî Mahalle Mektebi’ne başlar (1878–1879). Burada iki yıl okuduktan sonra Fatih İbtidâî Mektebi’ne geçer ve üç yıl daha eğitim alır (1879–1882). İlkokuldan sonra Fatih Merkez Rüştiyesi’ne devam eder. Henüz 9–10 yaşlarındayken babasından Arapça dersleri almaya devam etmekte, hatta okul müfredatının oldukça üzerine çıkmaktadır. Kendi ifadesiyle:
“Seviyem, mektep programından çok yüksekti. Babam okuturken o zamanın usulünü ve kitaplarını takip ediyordu.”
Âkif, rüştiye yıllarında özellikle dil derslerine büyük ilgi duyar. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca olmak üzere dört dilde sınıfının birincisidir. Şiire olan ilgisi de bu yıllarda belirginleşir. İlk okuduğu şiir kitabı, Fuzûlî’nin Leylâ ve Mecnun’udur. Babası, bu edebî temayüle engel olmaz; bilakis onu sessizce destekler.
Soru:
Annesi Emine Şerife Hanım’ın Âkif üzerindeki etkisini nasıl okumak gerekir?
Fatih Bayhan:
Annesi Emine Şerife Hanım, Buhara kökenli, Tokat’a yerleşmiş köklü bir ailenin kızıdır. İyi yetişmiş, derin bir iman ve merhamet dünyasına sahip bir Anadolu kadınıdır. Âkif’in vicdanındaki incelik, mazluma eğilen tarafı ve gösterişten uzak duruşu, büyük ölçüde annesinden aldığı bu sessiz terbiyenin ürünüdür.
Anne, bu evde sükûnettir. Sabırdır. Metanettir. Ailenin yaşadığı ağır imtihanlara rağmen tevekkülünü kaybetmeyen bir ruhtur. Üç evladını ve iki eşini toprağa vermesine rağmen hayata tutunabilmesi, Âkif’in şiirlerindeki derin acı ile vakar arasındaki dengeyi de açıklar.
Akif, Annesini anlatırken şu sözleri söyler:
“Annem çok ibadet eden dindar bir hanımdı. Babam da öyle. Her ikisinin de dine sağlam bir bağlılığı vardı. İbadetin verdiği zevki tatmışlardı. Dinî telkinleri evde aldım. Annem çok hassas bir kadındı. Babam da öyleydi. Şiir söylemezdi ama mensur şiire âşıktı…”
Babası ona “Râgıf” ismini vermişti. Ancak telaffuzunun zor olması sebebiyle bu isim yaygınlaşmadı; herkes ona Âkif diye hitap etti. Oysa bu isim rastgele seçilmemişti. “Râgıf” kelimesi, ebced hesabıyla Âkif’in doğum yılına işaret eden anlamlı bir tercihti.
Âkif’in yakın dostu ve biyografisini yazan Mithat Cemal Kuntay, onun doğduğu evin manevî atmosferini şu sözlerle anlatır:
Mehmet Âkif’in doğduğu ev, Kur’an’la ve namazla dolu bir evdi. Hatta dünyaya gelişi bile bir din ve kader hikâyesinin parçasıydı. Annesi Emine Şerife Hanım, gençliğinde himaye görmüş; İstanbul’a gelişinde evlendirilmiş, ardından Tahir Efendi ile yuva kurmuştur. Bu yuva, ilimle, ibadetle ve ahlâkla yoğrulmuş bir aile ortamıdır.
Âkif, Safahat’ta çocuk yaşta babasıyla camiye gidişini şiir diliyle şöyle anlatır:
“Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: ‘Bu gece,
Sizinle câmiye gitsek çocuklar erkence…’”
Bu dizeler, onun çocukluk dünyasını olduğu kadar, babasının eğitim anlayışını da gözler önüne serer. Babasıyla ilgili bir hatırası da onun terbiyesini ve edebini yansıtır. İcazet merasiminde babasının yanında otururken, büyük âlim Hâfız Şakir Efendi onunla yakından ilgilenmiş, sorular sormuş ve aldığı güzel cevaplar üzerine şu duayı etmiştir:
“Aferin oğlum, inşallah büyük adam olursun.”
Bu dua, sanki yıllar öncesinden Mehmet Âkif’in istikbaline düşülmüş bir not gibidir.

Genç Mehmet Âkif
Mehmet Âkif’in şahsiyetinin ve fikir dünyasının şekillenmesinde, içine doğduğu ailenin tesiri büyüktür. Babası Fatih Camii müderrisi, annesi ise dinî kimliğinin bilincinde, irfan sahibi bir hanımdır. Bu iki güçlü kaynak, Âkif’in hayatına daha çocuk yaşta edep, ilim ve sorumluluk bilincini nakşetmiştir. Fatih Camii’nin manevi ikliminde çerçevesini bulan bu eğitim anlayışı, onun hem kişiliğini hem de öğrenme azmini derinden etkilemiştir.
Soru:
Âkif’in çocukluk dünyasını şekillendiren atmosfer nasıldı?
Fatih Bayhan:
Âkif’in çocukluğu fakir ama onurlu, sade ama derin bir hayattır. Cami, ev medrese ve sokak arasında geçen bu hayat; onun hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Namazdan sonra fener ışığında eve dönüşler, camide yaşanan neşeli anlar, ileride Safahat’a satır aralarında yansıyacaktır. Çocukluk yıllarının bir bölümünü babasının görevi nedeniyle Çanakkale’de Bayramiç’te geçirmiştir. Bugün müze haline getirilen o ev, doğduğu ev değil, çocukluk günlerinin bir dönem geçtiği ev’dir. Hemen az ilerdeki tarihi Camii’de babası vazife yapmış ve daha çok yaz aylarında burada bulunmuştur. Akif, bu çocukluk günlerini anlatırken cami önünden akan ırmak’ta nasıl yüzdüğünü, arkadaşlarıyla birlikte tuttukları balıkları anlatır ve en çok çekme helvasını sevdiğini ifade eder.
Âkif’in şu sözleri çok şey anlatır:
“Dinî telkinleri evde aldım. Annem de babam da dine sağlam bağlı insanlardı.” Bu yüzden Âkif’te sözle hayat arasında hiçbir uçurum yoktur.
YARIN: Babası’nın vefatı sonrası Akif’in hayatındaki kırılmalar
Baytar Mektebine Neden kayıt yaptırdı?
Sultanahmet Yangı’nında Evleri nasıl yok oldu?
Annesine ve kardeşiyle nasıl bir gençlik yaşadı?
İlk memuriyet yılları ve İlk görev yeri?
Şiire olan ilgisi nasıl başladı